Yine yenil, daha iyi yenil, aşkla yenil...

"O halde kendini yargılayacaksın," dedi kral. "En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir.” Küçük Prens.

İşte tam da burdan başlamıştım bu kez işe, kendimi yargılamaktan. Kolay olmamıştı, kimse de kolay olacak dememişti zaten. Ama yıllarca mağdur olmaktan sızlanmaktan da kırılıp incinip bunu ifade edemeyip öfke saçmaktan da pek bir fayda görmemiştim nihayetinde. Madem içimdeki gizli aslan kendini pek bir akıllı sayıp içten içe kabartıyor o gösterişli yelesini, bunu da çözsün o zaman diyerek isyan etmiştim sonunda. Uzun sürdü kendime açtığım davam, boşanmaların bile tek celse de sessizce bittiği bu devirde. Kaç dosyam tekrar açıldı, okundu, yargılandı bilmiyorum... Üstelik davacı da davalı da, avukat da yargıç da ben iken sayısız kereler farklı pencerelerden okudum aynı geçmiş dosyaları sıkılmadan, yalan aslında, bazen de çok sıkılarak göğsümde bir taş, boğazımda bir yumruyla… Farklı penceler deyince yazarken de düşünürkenki gibi sıçramalar yapan zihnimde Orhan Pamuk’un en sevdiğim romanlarından Kırmızı Pazartesi belirdi, bir gün yazmak istesem öyle kurgulamak isterdim hikayemi ben de. Kaç farklı kahramanı varsa o kadar farklı hikayenin olduğu bir roman, hayatın ta kendisi gibi. Ara ara aklıma düşüp içimi ürpertse de bu fikir, bir bilgisayar oyunu içinde birer Truman kadar gerçeğiz demeyeceğim size, her zamanki agnostikliğimle bilmiyorum öyle miyiz diyeceğim ve pek de önemsemiyorum işin aslı. İster bir Toltek bilgesi gibi hepimizin kendi rüyamızı yaşadığımıza inanalım, ister ‘the egg’ hikayesindeki gibi diğer herkesin de kendimiz olduğuna, gerçek şu ki aile, çevremiz ve ne yaptığımızı bile hatırlamadığımız yaşlarımızda bize söylenenlerle ve yaşadıklarımızla şekillenmiş kendimize has hücre dizilimimizle eşi benzeri olmayan farklı bireyler olarak hepimiz dünyayı başka algılıyoruz. Hepimiz aynı sinema salonunda aynı filme gidip, yanyana koltuklarda patlamış mısırlarımızı yerken farklı filmler izliyoruz adeta. Hatta hiç kuşkum kalmadı bundan… Ondandır artık kendi filmimi güzelleştirmekten sorumlu olduğumu da kabullenişim ve hatta eğlenmek için bazen başka filmleri bile renklendirmeye çalışmam, bazen figüran bazen başrolü kaptığım başka hayatlardan sahnem bittiğinde çıkışım, tıpkı onların da bana misafir oldukları gibi…


Yine dağıttım konuyu farkındayım, yazarken ele geçiriliyorum sanki, hiç aklımda olmayan kelimeler akıyor hesapsız. Oysa ki ben bugün ilişkilerden ve beklentilerden yazacaktım. Kimbilir ne zaman asıl konuya varacağım, belki de varmak değildir her şey, yol zaten güzeldir… Zaten aslolan da aşktır değil mi?


Ah kalbim!


Ne diyordum, geçmiş kabarık dosyalarım diyordum, bir hayli sürdü okumam hepsini, her dosyayı açtığımda aklım karıştı; herkes pek bir masumdu, bir o kadar da günahkar… Her okuduğumda aynı hikayeleri, bazen haksız hissedip göz yaşları içinde defalarca af diledim zihnimde, her birinin beni duyduklarından emin, bazen hala bir telefon uzağımda olanları arayıp ‘hata ettim’ diyerek, bazen de beni üzdüğünü düşündüklerimi kendim affederek özgürleştim o hikayelerden. Alışmıştım hesaplaşmaya, unutmuştum zamanı da, yaşamın kıyısında oturakalmıştım adeta epeyce uzun… Aylar sonra hiç beklemediğim bir an hakimin kürsüye inen tokmağının sesiyle kendime geldim, kararını okumaya başlamıştı bile ne olduğunu farkedemeden ben. Kulaklarımda bir uğultu dinlerken kendi iç yargıcımı, allak bullak olmuştum adeta. Defalarca beraat etmiş, defalarca da suçlu bulunmuş müebbet yemiştim. Yargıç sonunda gözümün içine bakıp ‘Sen’ dedi güçlü ve kararlı bir sesle, ‘Peki sen kendini affedebilecek misin, kendine yaptıklarını?’ Boğazım düğüm düğüm çıktım mahkeme salonundan. Omuzlarım içe kapanmış, başım önümde yürüdüm saatlerce. Kendimi defalarca cezalandırmıştım okurken dosyalarımı. Herkesi tek tek affetmiştim de peki ben kendimi affedebilecek miydim kendime yaptıklarımdan sonra? İnsan herkesi affediyor da kendini gerçekten affedebiliyor muydu seçimlerinden? Of ne zordu! Ne zordu ‘hepinizi ben seçtim, çünkü anlamak için bunları yaşamam gerekiyordu’ diyebilmek. Bu dönemeci almıştım ama daha da zor olan ‘neden daha önce anlamadın, neden bu denli hatalar yaptın da kendini bu kazar üzdün’ diye kendine kızmamaktı açıkçası… İçindeki daha iyisini hiç bilmemiş olan küçük çocuğa, ‘tamam şimdi hepsi geride kaldı ve ben seni olduğun gibi seviyorum’ diyebilmekti. Geçmişe hayıflanmadan, olduğun kişi olduğun için, acıyla da olsa öğrendiklerin için, hala ve daha güçlü hayatta kalabildiğin için şükredebilmekti. Ama en zoru kaldığın yerden korkmadan yeniden denemeye cesaret edebilmekti belki de.. Yine düşeceğini, yeniden yanlış yapacağını bile bile, ama ordan yeniden doğacağını bilerek bu kez.. Tıpkı her defasında paylaşmayı çok sevdiğim Beckett’in dediği gibi hep deneyip, hep yenilip, yine denemeye, yine yenilmeye, daha iyi yenilmeye hazır olmaktı… Hazır mıydım peki? Bilmiyordum, kelimenin tam anlamıyla şaşkındım. Savaşmanın faydası yoktu artık; kendimi teslim etmeye karar verdim, akışa, bilinmeze. Bıraktım adeta kendimi hayatın ellerine… İşte o an fark ettim ki hazırmışım! Sen hazır olunca hayat yeniden çağlamaya başlıyormuş adeta. Hayat yeniden çağlamaya mı başlıyor? Yok hayır, o zaten asla durmuyor da, sen yeniden akıntıya salıyorsun kendini… Su alıp götürüyor seni. Hani derler ya önce bir soğuk ama sonra alışıyorsun diye o misal… Bir an kontrol sende sanıyorsun, ‘a yüzüyorum yeniden’ diye bir ufak çığlık atıp, sonra bakıyorsun ki dalgalar almış karşı kıyıya atmış seni, ceplerine çakıl taşları dolmuş, saçın başın dağılmış yüzünde şaşlın bir ifade… Tekrar dalıyorsun kendine gelince, tam çıkacakken sudan, bir dalga daha gelip buluyor seni, ağzına burnuna sular kaçıyor. Sızlanmadan 'neyse, bu kış hasta olmam iyi oldu bu da' demeyi öğrenmiş buluyorsun kendini, hoşuna gidiyor kendine gülümsüyorsun o an. Derken gülümsemen yarım kalıyor, kocaman yeni bir dalgayla ondan da büyük bir kayaya çarpıyorsun gövdeni, avcunun içi kanıyor, seni koruması için ileri uzattığın avcunun içi ve seni gören bir tatlı bir balık yardımına koşup yaranı temizliyor, sevip sarıyor. İyi ki çarpmışım o kayaya ki bu harika balıkla tanıştım diyorsun o an gözlerin parlayarak. Ve biliyorsun ki içinde bir yerde o denize atlamasaydın ne o kaya olacaktı ne de balık. Oh iyi ki atlamışım kıyıdan diyorsun! İyi ki! Başını kaldırdığında güneş yüzünü aydınlatıyor o an, kalbin zaten ondan da aydınlık artık…


Beklenti mi diyorduk? Beklediğin sen ol… Beklediğin şeye sen dönüş… Sonra atla o kıyıdan derinlere, bat çık, kanasın, acısın biraz bırak, sev yaranı… Sen çarptığın kayayı da yaranı da severken, kalbindeki ışığı gören en az senin kadar sevgi dolu bir balık gelsin, izin ver sarsın yaranı, sonra bırak yaranı da kendini de balığı da, beraber aşk olun, beraber akın sulara. Beraber kanayın, beraber iyileşin, beraber yenilin yaşama, beraber ama daha iyi yenilin...


Sevgiyle, ışıkla kalın.

Kübra


1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi