Teslimiyet...

Bugün kendi kişisel karantinamın tam olarak kaçıncı günü bilmiyorum ama sanırım 3. haftasında sıradan bir Perşembe… Kendisini dünden ayıran pek özelliği olmayan bir gün. Sessiz sakin evdeyim çoğumuz gibi. Son 1-2 senedir evde kalmayı, tek başıma zaman geçirmeyi çok sever oldum. Belki senelerce hep gezerek aradığım o mutluluk ve huzura, ilk kez biraz da olsa bu evde kavuştum.  Belki de aslında ilk kez ve hala bu ev ‘sadece benim’ evim… Ah, bu sözün ardından bambaşka bir uzun hikaye çıkar ama biz bugünle devam edelim…

Bugün İlda babasında olmak istedi. O evde olmayınca her şey daha da sürreal sanki… Hoparlörden birbiri ardına yükselen Schubert, Chopin, Vivaldi tınıları, elimde bir Hasan Ali Toptaş kitabı, her okuduğumu birbiriyle ve yaşamla düğümleyip duran zihnim, ara ara gözümden ılık ılık süzülen yaşlar… Herkesi, her şeyi ne çok özlediğimi daha da fazla hissediyorum bu derin sessizlikte… İlda yokken yanımda, evdeki bu koca sessizliği zihnimdeki geveze bile dolduramıyor, mutlak yalnızlığımı çok derinden duyumsuyorum böyle anlarda… Kaçımız kendiyle baş başa oturmaya, Thich Nhat’ın dediği gibi “Merhaba yalnızlık. Bugün nasılsın? Gel ve benimle otur. Bugün seninle ilgileneceğim.” diyebiliyoruz ki korkmadan.  

Uzun uzun bol esnemeli antremanlar yapıyorum yine, sıcak soğuk duşlar… Kahve üstüne kahve demliyorum, çiçeklerimi seviyorum, spreyliyorum – hayır, henüz konuşmaya başlamadık 😊 - , sevdiklerimle mesajlaşıyorum, yine de içimdeki boşluk dolmuyor… %99.9 umuz boşlukken nasıl doldurabilirim ki sahi? Sımsıkı Cookie’ye sarılıyorum, sonunda onu da viyaklatıyorum sıkmaktan… Eminim son 3 haftadır sürekli evde  olmamız onu da bizim kadar şaşırtıp, bazen mutlu edip bazen de bugün olduğu gibi ‘yeter sevginize de, bi salın beni’ dedirtiyordur… Öyle sarılıyorum ki ona bugün, kalbim onunkine değsin istiyorum adeta. Hep çok sevmişimdir bunu yapmayı, sarılınca karşımdakinin kalbini hissedecek kadar yakın olmayı ve hissedebilmeyi o minik pıtpıtları. O zaman sanki onlar kendi arasında iletişime geçiyor... Kendi dillerinde, kendi içlerinde biz konuşmadan anlaşıyorlar gibi geliyor bana… Belki de çoğumuzun dile gelip ifade edebildiklerinden de fazlasıyla… 

Hayır, aslında pek de sıkılmıyorum evde, ama özlüyorum işte… Sadece yakınen sevdiklerimi de değil, bazen bir ses, bir nefes özlediğim… Köşeden geçerken en az birkaçının orada oturduklarından emin olduğum mahalle arkadaşlarımı, pilates hocalarımı, dans grubumuzu, manavı, taksicileri, gün boyu karşılaştığımı bile hatırlamayacağım herkesi özlüyorum, tek tek ve bütün olarak… Sevdiklerim kadar sevmediklerimi de... Kendi dualitesi içinde kabule varıyorum sanki herkesi, her şeyi olduğu gibi. Kendimi de aynı zıtlıklarla seviyor muyum acaba diye kalbimi yokluyorum bir an. İyi yanlarım kadar kötü yanlarımı, karanlık taraflarımı da kabul ediyor muyum artık? Cevaptan emin olamayınca aklıma İlda geliyor; en yakın, en lekesiz aynam… Eski eşim bir defasında bana “Bazen seni anlamak için İlda’yı izliyorum” demişti, “Seni anlamak zor, daha komplike ama o henüz bir çocuk ve kendini kolay ele veriyor”… Haklıydı tabii, son zamanlarda ben de giderek artan şekilde kendimi İlda’nın yansımalarından izliyorum. Korkuları, korkusuzluğu, vazgeçişleri, inadı, hayalleri, hayal kırıklıkları… Bazen ona kızarken buluyorum kendimi, hele şu her saniyemizi paylaştığımız günlerde… Az sakinleşince fark ediyorum ki aynı özellik, tıpkısının aynısı hem de bende var ve ben aslında kendime kızıyorum ona kızarken… Bir çentik daha farkındalık defterime… Acaba tamamen barışabilecek miyim kendimle de? İlda yardım etmeye, beni sınavlara tabii tutmaya ve ben başarana dek bana ışık tutmaya devam edecek. Sonunda birlikte iyileşeceğiz tabii, biliyorum…


Bu karantina zamanlarını hem kendimi geliştirmek ama daha çok kabul etmek için bir fırsat olarak görüyorum sanırım… Bir süredir farketmeden hayatın bana izlettiği yolu, Şimdinin Gücü kitabında görüp, ‘evet işte bu!’ heyecanlanmıştım  geçenlerde… “Mutsuz olduğun şeyleri değiştir, değiştiremiyorsan dönüştür, dönüştüremiyorsan da kabul et! Her üç durumda da ıstırap sona erecektir” diyordu Eckhart Tolle… Ben içimdeki gücün çoğunu istemediğim özelliklerimi ‘değiştir ve dönüştür’e harcamayı seçmiştim son yıllarda, ciddi de bir yol katederek kendimce. Önümüzde kalan yol kadar, geride bıraktığımız yolu da görmek ve kendi omzumuza da dostça bir vurmak lazım ara sıra galiba, yeri gelmişken yapayım ben de😌 Belki de artık geriye kalan değiştiremediğim bazı şeyleri de kabul etme zamanıydı şimdi. En basitinden başkasında asla farketmediğim ya da rahatsız olmayacağım fiziksel ya da ruhsal kusurları, bende olunca da kabul etmeli ve hatta belki bir gün o halimle kendimi sevmeye başlamalıydım mesela… En kolay, en görünebilir örnek, bir süre önce, belki de onlarca insana direnerek kendi kumral saç rengime dönüşüm olabilir. Aradan yaklaşık 4-5 ay geçmesine rağmen bugün bile hala arada mesaj kutuma yorumlar geliyor, ‘bence yine sarışın olmalısın’ diyen… Oysa ben o kadar mutluyum ki bu halimle. Hele dipten, aralardan gelen beyazları nasıl seviyorum anlatamam. Daha da uzasa, tamamen kendi rengine dönse de o beyazlar arada parlasa bir an önce diye sabırsızlanıyorum. O beyazlar ki yaşanan her şeyin bir anısı, sembolü gibi dimdik duracaklar orada, muhtemelen diğerlerinden daha asi, inatçı, başına buyruk… Acaba beyaz saç tellerinin diğer saçlardan daha güçlü, daha sert, daha inatçı olması bu yüzden midir acaba? Düşüncesi bile hoşuma gitti benim, daha da bir anlam kazandı o isyankar beyazlar gözümde... Belki ilerde her biri ayrı yöne uzanan beyaz tellerime bakıp, neden her biri böyle kendi istediği yere gidiyor diye kızmak yerine, ‘yaşasın be, kimseye boyun eğmesi yok, ne isterse yapıyor benim beyaz tellerim’ bile derim... Belki de yakın zamanlarda tüm yaşadıklarımla barışmam, önce herkesi sonra biraz da kendimi affetmem sayesinde o beyazları görmek istiyorumdur artık... Ben de bu satırları yazarken farkettim böyle olabileceğini… Kim bilir…


İşte tam burada ara vermişim yazmaya… Bugün kişisel karantinamın sanırım 6. haftasında bir Salı günü. Yazmaktan ve resim yapmaktan öte bir aktivite yapamıyorum şu an dolayısıyla yazmaktan kaçmak için fazla da bir bahanem kalmadı artık, oturdum klavyemin başına yeniden. Nerede kalmışım diye açıp okudum ki tam da kaldığım yerden devam edebileceğimi gördüm. Kendimi kabul etme yolculuğumda mecburi adımlar atmak zorunda kalmışım yazmadığım bu 3 hafta içinde... Biraz ondan bahsedeceğim şimdi... Bir süredir kendini hissettiren ve bacak hareketlerimi kısıtlayan ağrıyı görmezden gelerek, 3-4 sene önce bir ömür sırtımda taşıdığım kifoza savaş açma niyetinde başladığım spora şimdi her gün evde azimle ve hatta inatla devam edip, biraz da iyi gelir diye ağrıyan bölgeyi daha fazla esnemeye zorlayışım sonucu, geçen hafta en sonunda siyatik olması muhtemel bir şimşek çakmasını takip eden bacağımdaki uyuşma ve bel ağrısı bana durmam gerektiğini söylüyordu artık. ‘Bir ara ver” diyordu adeta… Off, günümün neredeyse 2 saatini geçirdiğim, beni ayakta tuttuğuna inandığım bu aktiviteyi bırakmak, ama dürüst olursam dahası aylardır adım adım inşaa ettiğim kaslarımdan, biraz da olsa dikleştirmeyi başardığım sırtımdan vazgeçmeyi göze almak ne zordu… Biliyorum böyle kulağa komik geliyor ama bu bağlandığımız bazen bedenimiz, bazen işimiz, bazen eşimiz, bazen imajımız ya da sahip olduğumuz basit bir eşya oluyor ve aslında kim ve ne olduğunun çok da önemi yok yaşanan duyguda. Duygu tek ve aynı. Özdeşleşme, bağlanma ve kaybetme korkusu. Kişiyi, durumu, nesneyi, hatta bazen sadece bir duyguyu. Buna ek bir de hastalıkların zihinsel nedenlerine inersek, tıpkı çıtırdayan dizlerim gibi siyatik de gelecek kaygısı taşıyor, geleceğe güvensizlikten alıyor temellerini. Bu bilinmezlik döneminde hangimiz kaygı duymuyoruz ki çok tabii... Sonunda ‘Tamam’ dedim bedenime, ‘Haklısın, seni duymazdan geldim, ihtiyaçlarını dinlemedim. Şimdi sana saygı duyacağım, sınırlarını zorlamayacağım. Söz veriyorum!’ Farkındalığıma atılan zorunlu bir çentikti bu kez… Sen duymazsan ben sana duyurmayı bilirim demişti adeta bana… Duydum ve durdum mu peki? Dürüst olacağım, tam da duramadım aslında. Zorlamadan devam etmeyi denedim, bedenimi kandırmayı. Neden mi? Çünkü bu kadar emekle kazandıklarımı (!) kaybetme korkuma yenilmiştim. Ne çok şeyimiz vardı kaybedecek! Ya da gerçekten var mıydı ki? Kendimi adeta bedenimle özdeşleştirip, onsuz, hatta bırak onsuz olmayı, onun olması gerektiğine inandığım ideal formu olmayınca varolmamaktan mı korktum acaba? Ben, içinde bulunduğum bu kaptan mı ibarettim? Peki o yapmaktan azami kaçındığım, sahip olduğu şeylerle kendini özdeşleştiren, üniformasını giyince ahkam kesen polisten, önlüğünü giyince kendini Tanrı sanan doktordan, sahneye çıkınca kendini ilah sanandan ne farkım kalmıştı. Ego muydu bu da yoksa? Kafam karışıktı. Ruhum, aklım, bildiklerim ‘hayır, sen bu -ya da- bu kadar değilsin’ derken limbik sistemim ezberlediği bu korkuya en iyi bildiği tepkiyi vererek devam etti antreman yapmaya, ta ki dün kaburgamı da incitip zorlukla kalktığım yatağımın örtüsünü çekerken bile acıyla kıvranana dek. ‘Tam anlatamadım galiba’ dedi bedenim. Bu kez anlamak zorunda kalmıştım. Nefes almak bile acıtabilir miydi? Evet. ‘Şimdi otur ve alabildiğin nefese şükret’ dedi bu kez sessizce… Gözümü kapattım, alabildiğim o hafif soluğa da şükrettim oturup…


Uzun süredir okuduğum, öğrendiğim şeyleri uygulama zamanıydı artık. Gözlerimi kapatıp nefesimi sakinleştirirken zihnimle bedenimde gezindim, ağrıyan acıyan hangi hücrem, organım kasım varsa dinledim, onlarla konuştum ve tek tek kabul ettim... Tüm çaresizliğimi, hatalarımı, tüm bunları ve daha nicelerini kendime yaşatmış olmamı ve hatta bunun için kendime kızmış oluşumu bile affetme, sarıp sarmalama zamanıydı şimdi... Çünkü Thich Nhat’ın dediği gibi ‘Kendinize şefkat gösteremezseniz hiç kimseye gösteremezsiniz’ ve en nihayetinde ‘Bir gülün amacı gül olmaktır. Sizin amacınız kendiniz olmaktır. Başka biri olmak için bir yerlere koşmanız gerekmez. Olduğunuz halinizde mükemmelsinizdir’...


Oturdum ve teslim oldum. Senden gelen ve gelecek her şey kabulümdür diye akarken göz yaşlarım, olana, kendime, hayata teslim oldum…

Sevgiyle

Kübra




1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi