Taş Bina...


Hayatım boyunca şanslı hissettim kendimi ,üstelik hayatın sunduğu tüm şanssızlıklara rağmen :)

İlkokulu ablamın ve hatta pek çok arkadaşımın da gittiği bir mahalle okulunda okudum. İlk andan itibaren okulun bahçesindeki ,harabeye döndüğü halde içinde hala eğitim verilmeye devam edilen yıkık dökük binadan çok etkilenmişimdir. Duvarlarında Alman harbinden kalma olduğu söylenen kurşun delikleri ile tarihin içinden çıkagelmiş, bize savaşlar görmüş bir ecdadın torunları olduğumuzu ve aslında bu çağda dünyaya geldiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatırcasına ayakta durmaya çalışan bu taş bina, şanslı olduğumu ilk hissettiren detay sanırım hatırımda kalan. Beş buçuk yaşında okula başladığımı düşünürsek erken farketmiş sayılırım:)


Yanlış hatırlamıyorsan üçüncü sınıfta falandım yıkıldığında. Bütün arkadaşlarım bahçede daha geniş bir alan açıldığı için mutlu olurken, hüzünlenmem bu yüzdendi sanırım .

Hayatta başıma gelen her şeyin bir sebebi olduğunu ve mutlaka ama mutlaka bana bir şeyler anlattığını düşündüm hep. Kötü ne varsa beni daha kötüsünden korumak içindi. Bu yüzden iyiye de kötüye de razı oluşum.

Dinlediğimiz masallardaki gibi ;''Polyanna’nın mutluluk oyununu, Heidi'nin yaşadığı en büyük kayıba rağmen varlığını hiç bilmediği büyükbabasına kavuşmanın heyecanı ile hayata yeniden tutunması, Rapunzel’in kapatıldığı kulede şarkılar söyleyip prensini beklemesi ve sonunda kavuşması'' mıdır bizim kuşağı bu denli teslimiyetçi yapan, bilmiyorum .


Başıma gelen hiçbir şey için isyan etmedim... Hesap sormadım... Sonuna kadar çabaladım o ayrı ,ama olmayanı oldurmaya çalışmamak gerektiğini anladım.

İyi bir şey mi ?... Bilmiyorum. Sadece başka türlüsü gelmiyor içimden .


İlk kez aşık olduğumda ,midemde ilk kez kelebekler uçuştuğunda - ki okula başlamakta acele ettiğim kadar acele etmedim bu konuda - üniversite son sınıftaydım... Ve ne şanslıyım ki ! Okulun son iki ayına rastladı karşılaşmamız, birinci sınıftan beri dikkatimi çeken o kısık gözlü çocukla. Bir şeyler başlayamadan mezun olduk ve ayrı düştük gönlümü çalanla. Cep telefonları yeni yeni çıkmıştı o yıllarda ve çoğumuzda kontörlü hatlar vardı tabiatıyla. Bir de üstüne öğrenciyken kullandığı hat başkasının üzerine kayıtlı olunca, okul bitince iletişim kurabilmemiz için tek bir yol kalıyordu yalnızca. Bir zaman önce tüm açık kalpliliğimle duygularımı itiraf ettiğim ve bir aracı ile ulaştırdığım mektubum ve mail adresim; eklediğim o mektubun son satırına.

Mezun olup da Ankara'dan ayrılmak vakti geldiğinde sadece öğrencilikten, başıboşluktan, arkadaşlarla kurulan hayallerden , paylaşılan sıralardan ayrılmaktan değil, bir de bir şeyler olabilecekken dar vakitlerden sebep olamayışına takılıp hüzünlenmiştim... Ve o vakit şüphe etmiştim inandığım şansımdan...

İzmir'e dönünce önceleri hemen her gün, sonra giderek seyrekleşerek yolunu tutmuştum internet cafenin... Durumdan da anlaşılacağı üzere tevellüt pek de yeni değil bendenizin ;) Derken konudan bağımsız Ankara -İzmir -Denizli seferleri -ki bu süreç başka bir yazıya konu olabilir :) - ve iş hayatına atılışımla birlikte değişen gündemim altı ay boyunca mail kontrolünden uzak tutmuştu beni. Lakin bir gün ansızın aklıma düştü uzun zamandır kontrol etmediğim, bir de ne göreyim aylar önce bir mail atmış oysa bana gönülçelenim... Bir de numara bırakmış ararsam mutlu olurmuş meğerim... İçim pırpır ederek, parmaklarım titreyerek o numarayı tuşlayışım ve sesini duyduğumdaki heyecanım bugün bile gülümsetir yüzümü hala.

Meğer çok merak etmiş o da beni. Askere gitmiş gelmiş, işe başlamış o da son görüşmemizden beri... İzmir'e yerleşmiş... Yine yollar girmiş aramıza...

Bir iki konuşma sonrası hattı kapandı ve derin bir sessizliğe gömüldü kendisi yine. Dedim bu kadar, başlamadan bitti. Ama sonra hayır dedim,böyle bitemez. Kapanan hattın kayıtlı olduğu adresi bulup yüzyılın son romantiklerinden olduğumu bir kez daha kanıtlayarak bir mektup daha yazdım ''lütfen ara çok geç olmadan''diye bitirdiğim... Nereden bilirdim “eline geçer de cevap vermezse çok kırılırım“ diye iadeli taahhütlü yerine normal posta ile gönderdiğim mektubun onun değil de şimdi eşi olan o zamanlardaki kız arkadaşının eline geçip kendisine teslim edilmeden yırtılıp atılacağını... Yıllar sonra annesinden öğrendim,kardeşi yakalamış sevgilisini mektubu yırtarken, bir şey diyememiş abisine de aralarını bozmamak için...


Annesi ile çok daha sonra oldu tanışıklığımız ama o beni biliyordu aslında ilk konuştuğumuzda da. Meğer sevdiğim de beni severmiş, hatta mezuniyet törenime bile gelmiş, ailem orada olunca yanıma gelememiş, beni uzaktan kardeşine göstermiş. Annesi inceden de sitem etmişti bana ''ah kızım neden daha önce arayıp sormadın o seni çok bekledi''diye. Bütün bu anlattıklarımdan sonra ne şanssızlık dediğinizi duyar gibiyim, lakin annesi “artık bizimle görüşmüyor, eşi istemiyor “dediğinde ''hayırlısı böyle imiş ,bugün ailesini silen yarın eşini de siler'' demiştim. Yanılmamışım. Bir kez daha inandım ki şans da kader de benimleymiş aslında.


İlk okulun o taş duvarları delik deşik edilmiş, savaşlar görmüş olsa da yıllar sonra bile tüm savaşlara, yağmurlara, geçip giden mevsimlere rağmen dimdik ayakta duran, harabe sanılan ama bir tarih taşıyan ve her bir taşında bambaşka anılar olan taş binası gibi ruhumdaki ve gönlümdeki tüm kırıklıklara rağmen bugün beni ben yapan her bir

anıya minnet borçluyum. Ve biliyorum ki çok şanslıyım...

Sevgiyle...






93 görüntüleme
1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi