Sürece Güven...

Günlerdir içimde, Işıkla Yolculuk’ta yazma teklifini aldığım o ilk günkü ‘Ooo, neler neler yazarım şimdi ben burda’ heyecanımın yerini, ‘eyvah, şimdi ben ne yazacağım?’ korkusu almış gidiyor... Aklımda onlarca konu başlığı varken haftalardır, yayın tarihi yaklaştıkça ne birinde karar kılabiliyor, ne de klavyenin başına geçip o ilk satırları yazabiliyorum. Yazmaktan çok okumaya veriyorum kendimi; ‘dur bu kitap bir bitsin, belki de bunun hakkında yazarım’ diye erteliyorum başlamayı. Kitaplar bitiyor, günler geçiyor ama o ilk satırlar gelmiyor bir türlü... ‘Şimdi pilates eğitimim var, onu bir atlatayım, sonra rahat rahat yazarım’ derken buluyorum kendimi. İçim içimi kemiriyor bir yandan, hatta kendimi suçladığımı duyuyorum derinlerde; ‘Farkında mısın? Korkuyorsun ve durmaksızın erteliyorsun başlamayı’ diyor o hiç susmayan, o çok geveze iç sesim.

‘Evet, ne var? Kabul ediyorum, hiç inkar etmedim ki, korkuyorum, hem de çok korkuyorum’ diyorum. Herkes gibi ben de bir şey yapmaktan, hele yeni bir şey yapmaktan ve belki de aslında yapmaktan çok başaramamaktan, hatta bazen, daha da sıklıkla başarmaktan bile sonsuz derecede korkuyorum. Self-sabotaj işte, en sevdiğim, yine oradan bana göz kırpıyor... Olumlamalar geliyor aklıma başlayabilmek için, olmadı EFT teknikleri uygulayayım diyorum, ‘onca kitabı boşuna okumadın herhalde sen, yap işte bir şeyler’ diyor iç ses, hah işte yine başladı iç saldırı, en büyük düşmanlarım kendi iç seslerimle birlikte çok sesli koro oluyoruz hepimiz bir kez daha... Sonra beriki alıyor sazı bu kez, ‘boşver sen ya, bitir kitabını önce, oku ki öğrenesin, daha yeterince şey bilmiyorsun ki yazabilesin, hem kime ne söyleyeceksin ki zaten çoktan söylenmemiş olsun’ diyor. Çok haklı aslında diyorum, bence de yazılmak ve söylenmek istenen her şey zaten yazılmış ve söylenmiş, bana mı kaldı şimdi... Ne Reiki, ne meditasyon, ne de kalkıp bir yarım saatlik egzersiz yapabiliyorum, çaresiz teslim oluyorum korkuma, kitabıma gömüyorum kafamı, bir süre daha düşünmeyi ve dahası hissetmeyi erteleyerek...


Ta ki içimi yakan o kıvılcımı, bilerek ve isteyerek, kendi ellerimle harlayıp ateşe verene dek dün gece, kaçmayı sürdürüyorum kendimden ve yazmaktan... Ama dün gece birdenbire sönsün o ateş istiyorum, ve küllenmesi için son bir kez daha alt üst edince yine yakıyor kalbimi taze oksijenle buluşan tam küllenmemiş eski yaralar. Tamamının yanması ve sonsuza dek sönmesi için bunu yapmam gerekiyor, biliyorum ve son bir cesaretle veriyorum hepsini ateşe... Son kıvılcımlar da sönerken bedenimde gece yarısı, gözyaşlarımın içinden yeniden doğmayı seçiyorum bu sabah... Ve işte kahvemi alıp oturuyorum klavyemin başına sonunda, hala ne yazacağımı bilmeden...

Yazmaya başlamadan hemen önce Ecem’le paylaşmayı seçiyorum bu taze ve ılık duygularımı... Ecem ‘Işıkla Yolculuk’ dergimizin kurucusu. Daha yüz yüze tanışma fırsatım bile olmamışken ve varlığından haberdar olalı dahi bir aydan kısa bir zaman geçmişken, neden hissettiklerimi onunla paylaşmayı seçtiğimi sadece ‘çünkü kalp her şeyi bilir’ diye açıklayabilirim belki de. Onunla bir kez telefonda 1,5 saat konuşmuş, sanki onu tamamen hissetmiş ve karşısında ben de çırılçıplak kalmıştım. Aradığım şey onaylanmak ya da desteklenmek değil, daha çok fark etmekti. Bildiğimi bana söylemesini istedim evrenden çekip sadece... Epiktetos’un da dediği gibi, “Tanrı sana bir şeyi söylemek istediğinde bir insana bunları söyletecektir”. İşte ben onu seçiyorum sözcü olarak o sabah. O da telefonun diğer ucunda durmuş, bir kez daha gösteriyor bana nasıl ve neden korktuğumu... Bedenimde aynı yerde, ama bu kez daha zayıf hissettiğim o tanıdık korkuyu... 

Beni uzaktan ya da yakından tanıyanların (ya da tanıdığını düşünenlerin) benim için akıllarına gelecek belki de en son şey ‘korkuyor olduğum’ olurdu sanırım. Ne de olsa çoklukla ‘enerjik, neşeli ve güçlü’ diye tarif edilen bir kadındım ben... ‘Ah sen de korkuyorsan’ dendiğini duyar gibi oluyorum hatta... Dışarıdan bakıldığında, yıllardır her alanda bazen neredeyse şuursuzca hayatın içine balıklama atlayışım, zaman zaman çevremdekileri bile hayrete düşürmüşken, nasıl bir ‘korkak’tım ben acaba... Hep burnumun dikine giden tekne kazıntısı çocukluğum, 21 yaşımda elimde toplamı benden ağır iki valizle herkesten ve her şeyden kaçar gibi İngiltere’ye gidişim, 3 ay diye yola çıkıp 2 sene dönmeyişim, 25 yaşında İzmir'e sığamayıp İstanbul'a yerleşmem, bu taşınmayı takip eden 3 ay içinde evlenişim, nasıl geçtiğini hatırlamadığım koca bir 9 senenin ardından 5 yaşında bir kız çocukla mutsuz evliliğin nasıl bir şey olduğunu kimselere anlatamamış olmanın vicdan azabıyla sadece kitap ve giysilerimi alıp evden çıkışım, ayrılığın arkasından gözümü bile açamadan bir bipolara tutulmam - ki seneler sonra psikolog koltuğunda anlayacaktım ki bu seçim değil tek olası kaderimdi -, 3 bitmeyen sene süren bu çok sancılı, yüksek tansiyon beraberlikten sonra hem kariyerim, hem de asla başka türlü kurtulamayacağımı bildiğim bu ilişkiden kaçmak için ülke değiştirmem, üstelik bu kez öyle Avrupa ya da Amerika’ya da değil, medeniyet yüzü görmemiş Bangladeş'e yerleşmem, gidişimin 5. ayında bir gece önce yemek yediğim restoranda 22 expat’ın yaşamını yitirmesi ile sonlanan Işid katliamından sadece kıl payı kurtulmuş olmam, bu korkuyla ve İlda’nın güvenlik sorumluluğunu ve vebalini tek başıma taşımayı kaldıramadığım için koşa koşa Türkiye’ye geri dönmem, eşyalarımın dahi hala Bangladeş’e giden bir gemide olduğu ve artık yerleşik bir evimin olmadığı ülkemde, yaşadığım şehirde döndüğüm günün akşamında gerçekleşen darbe girişimi ve ben tüm bu bilinmezlerle dolu ruh halim içinde oradan oraya savrulurken gelen yeni bir pozisyon teklifi ile Çin’e yerleşmeye karar verip ve bu süreçte hem severek hem de korkarak hızla yeniden evlenmem, türlü aksilikler birbirini kovalayıp Çin vizemizi geciktirirken, çok da yolunda gitmemeye başlayan evliliği sebep sunarak benimle gelmekten vazgeçen eşimi ikna etmek ve evliliğimi sürdürebilmek için kariyer planımı askıya alıp, ülkede kalmaya karar verişim, kaçınılmaz sonunu değiştiremediğim evliliğim, ani ayrılıkla başlayan o yaz ve sonrasında ağır çekim gibi gelen, yıllardır koşulsuz şartsız sahip olduğum, çocukluğumdan beri kendimi tek ifade şeklim olan başarımı, ve şimdiki gerçekliğinde ‘işimi’ kaybetmem... Tıpkı hastanede son anlarını yaşayan bir hastanın kalp atışları gibi, yaşam belirtisi olan, şimdiye dek çılgın atan o zikzakların aniden düz çizgiye dönüşmesi, ve sonrası uzun bir sessizlik... Ama ölüm değil; uyanış... Ya da egonun ölümü, benim dirilişim bu kez...

‘Ben kendimi sevmiyorum’ dedim koltuğa yerleşirken o gün ilk kez tanıştığım psikoloğuma, yine yüzümde her zamanki içimde tuttuğum acıdan daha büyük gülümsememle... Kendi kendime asla gösteremediğim bir şefkatle bakıyordu bana, hafif bir tebessümle güzel yüzünde... Artık başıma gelen her şeyi kendim seçtiğimi anlamış, kendimle yüzleşmiş ve o kocaman ilk adımı atmıştım. Her şeyi kendim yaptığımı biliyor, kimseyi sorumlu tutmuyor, suçlamıyor ama hangi yanlışı nerede ve nasıl yapmış olduğumu tam kestiremiyor, sebebini anlamıyor, hele nasıl düzeltebileceğimi hiç bilmiyordum. Ne güzel yüzü var diye düşünürken doktoruma bakıp, bir yandan hızlıca tekrarladım bir daha söyleyemezsem kaygısıyla: ’Ben kendimi hiç sevmiyorum ve hiç değer vermiyorum. Yardıma ihtiyacım var!’. Oh be! Sanki bu kadarı bile hafifletmişti o an beni, o dev yükü beni yargılamadan dinleyecek, anlamaya çalışacak biriyle paylaşmıştım sonunda. Takip eden 8 ay boyunca her Pazartesi akşamı koşarak gittiğim terapilerim bittikten yaklaşık 1 sene kadar sonra, geçtiğimiz haftalarda Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu’nun gerçek danışanlarının hikayelerinden derleyerek kaleme aldığı ’Camdaki Kız’ romanını okurken, sanırım sayfa 170’lere kadar kendimle özdeşleştirdim hikayenin kahramanı ‘Camdaki Kız’ Nalan'ı. Yalnız değildim demek ki... Nalan da tıpkı benim gibi ve çok sonraları idrak ettiğim kadarıyla bir çoğumuz gibi kendini sevebilmek yerine, hakettiği sevgiyi hep dışarıda aramış, başkasından beklemiş ve asla doyuramamıştı sevgi açlığını, yenememişti çocukluğundan bugüne kalbinde taşıdığı değersizlik hissini... Ben de aynı böyle çalmamış mıydım kapısını psikoloğumun. Üstelik kendi eşimin bana bir tartışma sırasında ’Sen kendini sevmezsen, kimse sevmez, ben bile sevemem’ dediği günün acısı taptaze yumruk gibi midemde, ‘Kendimi sevmiyorum ben’ diye gözyaşı dökmemiş miydim o ilk seans boyunca... Ve Nalan da sadece ve sadece sevilmek icin her şeyi göze alabilen, yüreği kocaman, özünde çok güçlü ama o narin yüreği sevgiye aç Nalan da benimle aynı yanlışları yapmıştı demek ki... Nalan’ın hikayesini okurken psikoloğumla seanslar boyunca yaptığımız güç ve güçlü insan tartışmaları geldi aklıma. Tek tek sabırla kırmıştı ‘güç ve güçlü’ hakkındaki yanlış inançlarımı; o valizini bile kimseye taşıtmayan, ampulünü kendi değiştiren, yemeğini ödetmeyen, kendine içki ısmarlatmayan kadına, bana, garip garip ödevler vermişti; her hafta 3 erkeğe su şişemin kapağını açtıracak ve birine kendime kahve yaptıracaktım, aman Allah'ım, ben! Oysa ben birinden bir şey istemektense ölürdüm yeğdi... Güçlüydüm (!) ben çünkü.. Şimdi düşünüyorum da, reddedilmekten mi korkmuşum, yoksa kendime bu kadar mı değer vermemişim bilinmez. Ne yazık oysa ki... Vermek kadar almayı da bilmek, sevmek kadar sevilmeye de izin vermek lazımmış...

Sonra ‘Kral Kaybederse’ takip etti Camdaki Kız’ı, bir de baktım ki biraz da bu hikayenin kahramanı Kenan Bey’le özdeleşiyorum; hayat maddi manevi zenginliklerini sunarken, onları görmeyen, şükretmeyen ve asla yetinmeyen Kral Kenan Baran ile. Hepimizin kaderini çizen aynı değersizlik duygusuymuş demek ki, bazen yokluk bazen bolluk içinde ama hep aynı tanıdık yoksunluk... Ne kazanırsak fazlasını harcamak, harcarken de sahip olurken de asla tatmin olmamak.. Demek her yaptığını sadece daha çok sevilmek, aslında kendinden bile esirgediği sevgiyi başkalarından almak için yapıyor insan dedim kendime bir kez daha... İyiyi de kötüyü de... Biraz daha dikkatli bakarsak aslında, en çok kızdıklarımızı bile anlamak, belki hak vermek değil ama, neyi neden yaşadıklarını ve yaptıklarını anlamak mümkün. En öfkeli insanların en yaralı olduğunu, en çok terkedenlerin, belki kendilerinin bile hatırlamadıkları geçmişlerinde terk edilmiş ve kaybetmekten en çok korkanlar olduğunu görmek de... Ve sonunda hepsini affetmek de... Çünkü insanız en nihayetinde... Tüm kusurlarımız içinde kusursuz...

Kenardaki param da suyunu çekmeye yaklaşırken bırakmak istediğimi söylemiştim seansları.  ‘Artık kendin rahatlıkla başa çıkabilecek güçtesin’ diye uğurlamıştı beni sevgili doktorum. Elimden gelse hiç bırakmazdım onu ama bu da bir tür bağımlılık olurdu zaten, yıllardır bağımlısı olduğum başka duyguları bu kez de ona aktarmış olurdum. Öğrencisinin başarısından memnun bir öğretmen gibi bıraktı beni ayaklarım üzerinde durmam için zamanı gelince... Her şeyi anlamış, çözmüştüm ama sanki hala bir şey eksikti. Dışarıda arayışlarım dinmiş gibiydi, sevgiyi de değeri de kendi içimde aramayı ve hatta neredeyse bulmayı başarmıştım, ama hala bir şey eksikti ve ben bunu tarif edemiyordum. Korkularım ve kaygılarım kontrol altındaydı ama derinlerde bir yerde hala oradaydılar biliyordum. Bir çoğu yersiz kaygılar olmasa da bugün biliyorum ki daha farklı hissediyor ve bu ilahi akışa güvenip, teslim olmayı seçebilirdim. 

O yaz, çevremde hayatın anlamını bulma peşinde koşan yakın arkadaşlarım vardı, muhtemelen kendi arayışımda onları da ben çekmiştim yanıma... Kimi ayahuasca yolculuğuna çıkıp paralel evrenlerde gezdi ya da kendi geçmişinde dolaştı, kimi NLP aldı, kimi aile dizilimi denedi, ama temelde hepimiz kendi maksimum potansiyelini arıyorduk aslında o zaman aradığımızı bile bilmediğimiz özümüzdeki varlığı keşfetme ve huzuru bulma peşindeydik. Benim için sırada şimdi ne vardı bilmiyordum, ama yakın arkadaşım ‘zamanı geldiğinde yol karşına çıkacaktır’ dediğinde istemeyerek de olsa teslim oldum. Teslim olabilmekten daha güzel bir huzur yok sanırım şu dünyada. Ama ne zorlanıyoruz o teslimiyette de, sanki başka şansımız varmış gibi.. Sonra bir gün, o analitik, daimi agnostik, her şeyi bilim ve mantıkla açıklamaya çalışan mühendis ben, kendimi bir şifacıda buldum... Nasıl derseniz, işte ‘öğrenci hazır olunca öğretmen ayağına gelir’ dedikleri gibi... Sen neye hazırsan, o da sana hazır olur... Bildiğim tek şey ilk seansı takip eden ikinci gece dua etmek, evrene dileklerimi sıralamak için odama kapandığımda, gözyaşları içinde şükrederken buldum kendimi, meğer ihtiyacım olan her şeye zaten sahiptim, peki onca zaman arayıp durduğum şey neydi? Madem ihtiyacım olan her şeye sahiptim de ben ne arıyordum, neden ve nasıl onu daha önce bulamadım, göremedim, ve dahası nasıl hissedemedim? Çünkü insan en yakınındakini, kendi içindekini en zor görürdü... Evet, şimdi anlamıştım, yok değil, zihnimde hala anlamamıştım ama kalbimde hissediyordum bu kez, içimde eksik olan tek şey buydu; evrene, oluşa, akışa, Varlık’a inanç, çokça şükran ve bolca minnet, belki biraz dua ve tevekkül...

‘Ve sonsuza dek mutlu yaşadı...’ diye devam etmek isterdim masalıma ama gerçek hayat tam da öyle gitmiyor aslında... Hayat işte, nefes aldıkça dersler de bitmiyor. Bazen kalın kafam anlayana dek aynı sınav geliyor karşıma, soruların ve şıkların yeri değişmiş şaşırtmaca olsun, kopya çekemeyeyim diye, bazen bir öncekini geçmeyi başarabilmişsem, bir başka sınav geliyor karşıma, yeni sorularla... İster spiritüel öğretilerdeki gibi ruhlarımız dünyaya tekamül etmeye geldi, öğrenene kadar dersler ve sınavlar bitmeyecek diyelim, ister Gülseren Budayıcıoğlu gibi ‘Tanrı insana kendi kaderini kendi eliyle yazdırır’ derken, Freud’un aile döngülerini eğer farketmez ve bilinçli şekilde değiştirmezsek bize bilinçdışımız tarafından defalarca aynı kaderin yaşatılacağına inanalım, ister benim çok sevdiğim benzetme olan sevgili Ecem’in dediği gibi, nerede düşeceğimizi ve hangi hızda zıplamamız gerektiğini öğrenmeden bir üst seviyeye çıkamadığımız bilgisayar oyunu olan Mario’da olduğumuza inanalım, yaşadığımız sürece bazen baştan başlayacağız, bazen cansız kalıp ‘can toplamak’ için süremizin dolmasını bekleyeceğiz, bazen de düşeceğiz ki sonrasında ‘level’ atlayabilelim.

Şimdi daldan dala atlayarak tüm bu satırları, hele de kendi iç dünyamı bu kadar açık ve  uzun uzun niye mi yazdım... Aslında yaptığımız her şeyi önce kendimiz için yapıyoruz sanırım, ilk bunu bir kabul etmek lazım. Ben de başlarken yazmaya önce kendimi şifalandırmak, sonra aynı kaygı ve korkuları hepimizin yaşadığını hatırlayıp, hepimize hatırlatmak ve içinde bulunduğumuz bu zor günlerin de, istisnasız her şey gibi geçeceğine inanmak istedim... Bazen öyle gözükmese de, her zaman her şey olması gerektiği gibi ilerliyor... Belki de benim unuttuğum özüme biraz yaklaşma şansı bulduğum o zamanları, kayıplarımı kucaklayıp, egomu askıya asıp, benim değişmem ve dönüşmem için bana sunulan başta zorlayıcı o fırsatları, dünya tüm insanlık için simule ediyor şimdi... Belki bu kez hepimiz için özümüzü aramak zamanı... İçimizin derinlerinde neler var biraz kurcalamak, gerçek benle tanışmak, onu anlamak, kabul etmek ve sonrasında evrenle biz olmak zamanı... Belki de olan, tüm olasılıkların en güzeli... Ki eminim öyle...

Ve yürekten inanıyorum ki yine baharlar gelecek, ve sonra yine yeni kışlar da... Ve kışı da bahar kadar sevmek dileğiyle...

Sağlıkla, sevgiyle ve en çok da ışıkla kalın...


1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi