SİNEK



Elimde kahvem balkona geçtim. Yoğun bir tempo sonrası bir keyif molası....

Tam keyif yapıp biraz dinleneceğim derken, bir sinek... Sağımda solumda uçuşuyor bir türlü beni rahat bırakmıyor. Elimle kovalıyorum ama gitmiyor. Sonunda koluma kondu, o kadar rahatsızlık vermişti ki koluma konmuşken elimle vurdum... Sinek gitmişti bir süreliğine ama kolum acımıştı ve sineğe hiç bir şey olmamış sadece kolum acımıştı.

Durdum ve düşündüm hayatta böyle değil miydi?


Tam rahata erdim artık biraz keyif yapayım dediğiniz anda illa ki bir sorun çıkmaz mı karşımıza, çıkar.


Önce çok önemsemeyiz belki, elimizle itince gider diye düşünürüz. Gitmemekte ısrar ettikçe sinirleniriz.

Sevgili Ünal Güner’in bir benzetmesi geldi aklıma “bir misafiri göndermek istiyorsanız önce içeriye almalısınız, kapıda beklettiğiniz misafire git diyemezsiniz. İçeriye alıp önce neden gelmiş anlayın sonra gönderebilirsiniz.” Ne kadar da doğru bir anlatım.

Hayatımıza gelen sorunlar, kişiler, durumlar... Tesadüf diye bir şey olmadığına göre sebepsiz olarak da bize gelmiş olamazlar.


Biz onları görmezden geldikçe, görünmez olmuyorlar. Seni istemiyorum hayatımda git deyince de gitmiyorlar. Biz sadece sineği kovalarken elimizi sağa sola sallamış gibi oluyoruz. Daha da sinirlenirsek kolumuza attığımız tokat gibi bir sonuç... Sadece kendi canımızın yandığıyla kalıyoruz.


Ne var canım sineği öldürürüm olur biter diyorsanız; unutmayın siz öldürdükçe hep yerine başka bir sinek gelecektir.

Çözüm sineği öldürmek değil, sineği size çeken şeyi bulup yok etmekte. Siz onu bulup yok etmediğiniz sürece sinekler bitmeyecektir.

Hayatımızda yaşadığımız durumları, sorunları, kişileri hayatımıza biz davet ediyoruz. ”Olur mu canım ben niye kendi hayatıma sorun davet edeyim ki” demeyin, ediyoruz. Bunu bilerek ya da bilmeyerek yapıyoruz.


Mesela sözlerimizle yapıyoruz, kendi ağzımızdan çıkan sözlerle...

Mısır’da arkeologların yaptığı bir kazıda, bulunan bir tabletin üzerinde “söz büyüdür” yazısı görülmüştür.

Atalarımızda yaşayıp, deneyimleyerek söyledikleri atasözlerimizde de buna vurgu yapmışlar. ”Gülme komşuna, gelir başına”, “Kınama, kınadığını yaşamadan ölmezsin”, “Gırtlak dokuz boğum, dokuz düşün bir söyle”, “Söz gümüşse, sukût altındır” gibi gibi....

Hepsinin vurguladığı nokta söz, evet söz büyüdür.

Ağzımızdan çıkan söz nedir, evrene salıverdiğimiz bir titreşim ve asla evrende yok olmaz. Bumerang gibi dönüp çıktığı sahibine geri gelir.

Hayatımızda yaşadığımız durumlara bir bakalım söylediğimiz bir sözü ya da aklımızdan geçirdiğimiz bir düşüncenin aynısını yaşıyor olabilir miyiz?

Başkalarını kınamayı, yargılamayı, incitmeyi bir kenara bırakalım; dilek dilerken bile bunu yapabiliyoruz. Hayatımıza iyi bir şey çağırırken ağzımızdan çıkanların bize neler getirebileceğini tam olarak bilmeden dilek dileyebiliyoruz.


“Sen benim kalbimi biliyorsun, benim hakkımda en hayırlısını ver Allah’ım” dediğin anda insan için en hayırlı olan nedir bir düşünelim isterseniz. Daha çok yaşayıp daha çok günaha girmemek için ömrün sonlanması olabilir mi ?

Ya da sahip olmak istediğiniz hayat için; hayatınızda var olan bazı şeylerden vazgeçmeniz olabilir mi?

Dilediğiniz dilek size verilir ama verilirken yanında bir şeyleriniz de gider, gitmesi gerekir. Ya siz “bu olsun, bu bu olmasa da olur” diye dilemişsinizdir. Ya da onun olabilmesi için hayatınızdan bazı şeylerin çıkması gerektiği için çıkmıştır.


Bir kenara bıraktığımız başkalarının durumuna karşı söylediğimiz sözlere gelelim şimdi.

Başkalarını yargılamak, eleştirmek kolaydır. Zor olan aynı eleştiriyi kendine de yapabiliyor musun?

Karşındaki insanı bana anlat desem, onu bana anlattığın cümleleri bir kenara not alsam. Şimdi bunlar senin hayatında nerelerde yapmış oldukların şeyler desem, ilk duyacağım şey “ama ben bunları yapmıyorum ki, ya da ben öyle değilim ki” olur.

Hayır öylesin, karşına baktığında gördüğün kusurlar aslında sana ait olan kusurlar.

Kusursuz insan yok. Kusur diye gördüklerin de güzel diye gördüklerin de sende olanlar sadece.


Sorumsuz diye kızdığın kişiyi bir kenara bırak, dön kendi yaşamına bir bak; hayatının hangi alanında sorumsuzluk yapıyorsun.

Karşında kızdığın kişi bunu sana göstermek için geldi hayatına. Ona, sana yaşattığı olumsuzluklar için kızma gerek yok. Aksine teşekkür etmelisin; sana olumsuz olan, düzeltmen gereken yanını yada geliştirmen gereken yanını gösterdiği için, senin kendini geliştirmene, kendinde olanları görmeni sağladığı için. Sen de bu değişimlerini yapabilmek için sinek olmaya razı olduğu için ona teşekkür etmelisin.


Yaşanmışlıklar biriktiririz hayatımızda yaşadığımız süre boyunca. Bunlar bizi bazen öyle çok yorar ki, kısır bir döngü gibi olur. Bir sineği öldürdüğünüzde kurtuldum sanırken bir diğerinin çıkıp gelmesi gibi.


İşte öyle bir dolar ki o bardak artık tek damla alacak yer kalmadığında “ben bunları neden yaşıyorum” sorusunu sorarız kendimize.


Bunu nasıl düzeltebilirim?

Hayatım nasıl daha güzel olabilir?

Daha güzel yaşayabilmek için neleri değiştirmeliyim?

Düzeltmemiz gereken, değiştirmemiz gereken; değiştirebileceğimiz ve düzeltebileceğimiz tek kişi de kendimiziz, başkası değil.

Karşımızdaki kişilerin veya durumların bize ne anlatmak istediğini iyi anlayıp o noktayı kendimizde bulup, düzelttiğimiz anda karşımıza da bir daha gelmeyecektir. Anlatmak istediği ya da öğretmek istediği şeyi anladığınız ve öğrendiğiniz için artık sizin hayatınızdaki görevi bitmiştir ve hayatınızdan gidecektir.


İnsan en zor kendini eleştirir demiştim çünkü insan en kolay kendini kandırır. Görmek istediği, anlamak istediği şekilde anlamak, en kolay ve en acısız olanıdır.

Acımasızca, tarafsızca kendini eleştirebiliyorsan bir şeyleri düzeltmeye, hayatının akışını kolaylaştırmaya başlamışsın demektir.

Aslan, kral olmak için önce kendini fethetmelidir ki, düşlediği krallıkta yaşayabilsin...

Kendimizi keşfetmeliyiz, kendimizi tanımalıyız, bize bunu öğretmek üzere yaşamımıza gelen her şeye de teşekkür etmeliyiz.

Kendi krallığımızı kurup yaşamamıza yardımcı olup, bize öğretmenlik yaptıkları için.


Sevgiyle kalın....

1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi