Şimdi, şu an ve yarın…

Yazıyı okumaya başlamadan lütfen videoyu açınız.


Uğur böceğinin bir yaprak üstündeki gezinişi gibi bu yol…


Kuş cıvıltılarının muhteşem bestesiyle aydınlanıyor gün.

Güneş havayı ısıtmıyor da, etrafı aydınlatıyor.

Bir an küçük bir an, göz göze geliyoruz penceredeki yansımamla…

Gülümseyerek tüm oksijeni bedenime çekiyor ve derin bir nefes alıyorum.

Kahve makinesinin “tık” sesi günün başladığını hatta bugünlük serüvenin içinde olduğumu anımsatıyor…

Bir korku, öyle bir korku ki kalbimi telaş sarıyor.


Bedenimin bana küçük gelmesi mi? Yoksa içimdeki ruhun yenilikler karşısındaki tepkisi mi bilemedim.


İnsan var olduğunu nasıl anlar? Ya da anlarken kendini ne kadar sürükler gittiği yolda…

Garip bir bilmecenin gölgesindeki gizemli bir sır…

Önce gitme diyor bedenim,

Denemek istiyor kalbim,

Sevmek istiyor ruhum…

Çabalamakla ele geçirilmiş zihnim,

Yürümek hatta koşmak istiyor sessizliğim,

Adını koyamadığım bir his, öyle bir his ki, yorulup dinleniveriyorum bir süre.

Kalbimin kıyısındaki aynaya bakıyor, hüzünleniyorum.

Kozasından çıkmaya hazırlanan bir kelebeğin narinliği içimde umut vaad ediyor.

Bir an duraksıyorum, tıpkı yavaşlatılmış zaman makinesi gibi…

Yorgunum diyorum, bedenim git diyor, ruhum ise kal…


Gitmek mi gösterir saatin çabuk geçtiğini, Yoksa kalmak mı yavaşlatır yelkovanın akrebi kovalamasını…

Zaman geçiyor, günler, haftalar hatta aylar…

Bilgeliğin sesiyle uyanıyorum rüyamdan…


“Kalk çünkü geç kaldığın her anın hesabını soracak sana kalbin”


Tam da böyle işte yaşamak hatta yaş almak…

Yaş aldıkça telaşa kapılıp, yapmak istediğimiz her şeye sarılıp hepsini gerçekleştirmek istiyoruz.

Sonra durup, sakinleşmeye çalışıp sıraya koyuyoruz.

Rotamızı çizmeye çalışırken zamanın yine bizimle oynamasına izin veriyoruz.


Şimdi, şu an ve yarın…


Yarın ve gelecekteki ben…


Sev yoksa sevilmeyeceksin.

Düş yoksa bir daha düştüğünde kaldırabileceğin sağlıklı bir bedenin olmayacak.

Gör ve fark et, fark etmediğin hiçbir anın kıymetini bilmeyecek ve hep endişeleneceksin.

Dokun, bir kalbe hatta bir tene dokun. Zamanın birinde yanında olamadıkların için pişman olacaksın.

Oku çünkü öğrenmediğin her an için ömrünü boşa harcayıp bilmediklerinin gölgesinde yaşayacaksın.

Ve tabi ki, affet çünkü hayatını bağımlılıklarıyla takıntı haline getirmiş küçük bir deliğin içinde kaybolacaksın.


Sen, evet evet sen!


Bugüne kadar dereleri geçmek için paçaları sıvamış, düşe kalka hatta taşa takılarak da olsa o dereyi geçip yine kendine ulaşacaksın.


Dün, bugün ve geçmişteki ben…


Aklından her geçeni yap çünkü yapamadıklarının ayağına takılıp seni düşürmesine izin vereceksin.


Sen ve ben,


Birlikte hareket etmeliyiz, yoksa uğur böcekleri gibi farklı yollara dağılıveririz.

Her uğur böceği hem umudu, hem vedayı anlatır.

İşin uğuru umutta mıdır? Yoksa vedalar mı uğursuzdur?


Uğur ve vedalar,


Bir vedaya daha luzüm yok artık, uğurunla git uğurunla gel, gel ki “Uğurlar Olsun”…




56 görüntüleme
1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi