Öteki...

Tam da 7 yıl önce bu zamanlar başlamıştı gezi olayları. Her türlü kutuplaştırmaya karşı içimi kemiren öfkeyi en çok işte o sıralar fark etmiştim. Şimdi geriye baktığımda görüyorum ki hayatımın hiçbir döneminde kendimi herhangi bir sosyo-kültürel gruba, siyasi bir kesime ya da dini bir inanca, herhangi bir zümreye, bir topluluğa, derneğe hatta dürüstçe bir arkadaş grubuna bile ait hissedememiştim aslında ben.


İşte gezi sürecinde de yine bazı düşüncelere daha yakın, diğerlerinden daha uzak olarak tanımlayabilmiştim kendimi ancak. Her halükarda ortada taraf ya da karşı taraf olunabilecek bir direniş vardı. Oysa ki, hangi tarafta olunursa olunsun en azından tarafın kendi içinde tek yürek olunması beklenen o zamanda bile, Gezi Parkı sahnesinde bırakalım karşıt grupları, sözde aynı amaç uğruna gruplaşanlar bile kendi içlerinde sadece ufacık köken ya da inanç farklarıyla kendilerinden ayrı gördüklerine hakarete varan aşağılayıcı sözlerle saldırıp durmuştu. Ana sahnedekilerin ateşini klavyelerinin arkasından körükleyenleri saymıyorum bile. Twitter’da ‘ötekileştirmeyin artık kimseyi’ diye sessizce haykırmıştım günlerce… Sonunda içime akmış sessiz isyanlarım evrende kendine bir yankı bulmuştu da, aklı selim birkaç gazeteci ve ünlü de aynısını söylemişti, ben de azıcık huzur bulmuştum.


Oldum olası bırakın bir tarafın diğerini dışmalasını, ötekileştirmesini onaylamayı, ezilen tarafın mağduriyetini, kurban rolünü benimseyişini ve hatta bu mağduriyetten doğan haklı-haksız elde ettiği ekstra desteği bile katlanılamaz bulurum. Nereden tutsan elinde kalır, pek de kazananı olmaz bölen dışında bu bölünmenin. 


Peki ötekileştirmeyi, gündelik hayatımızın içinde bireysel olarak da sık sık deneyimliyor hatta fark ederek ya da fark etmeyerek bizzat kendimiz de yapmıyor muyuz? Hepimiz bir fırsatını bulup, kendimizin nasıl da diğerlerinden daha akıllı, daha haklı, daha güzel, daha kültürlü, daha başarılı ya da hiçbir şey bulamazsak daha zevkli olduğumuzu anlatmıyor muyuz? Tabi ki hiçbirimiz bütün bunları direkt olarak söyleyecek kadar safdil değiliz, bunu kendimizce diğer tarafı küçümseyerek , ötekileştirerek yapıyoruz, çaktırmadan(!), fark edilmediğimizi sanarak sadece. Bu korona günlerinde önce gençler sokağa çıkma yasağına rağmen dışarı çıkan yaşlı amcaları pis şakalar bile yapmak sureti ile, sonra sözde diğerlerinden daha akıllı ve duyarlı (!) bazı kişiler ilk tam karantina açıklandığı gece koşup aniden alışveriş yapmaya çalışan kalabalıkları – ki bazılarının evinde stok gıda tutacak kadar bile toplu nakit parası olmadığını düşünmeden -, karantinada fırına giden ekmek düşkünlerini(!) ve sonunda açıldığı gün berbere ya da AVM lere koşanları kendimizden ayırıp ötekileştirmedik mi? Şimdi spor salonları açıldığında gidecek miyiz peki? Gitmezsek gidenler için neler diyeceğiz? Sporkolik? Andrenalin bağımlısı? Dış görüntülerine pek meraklı olduklarını, kasça gelişkin ama beynen tam da gelişmemiş olduklarını mı düşüneceğiz hepsinin? Peki gitmeyi tercih edenler, gitmeyenler için ne düşünecek? Tembel ve hantal olduklarını, TV karşısından kalkamadıklarını ve kendi depresif dünyalarında, düşük bağışıklık sistemlerinde hastalanmaya aslında nasıl da kendilerinden daha yatkın olduklarını mı? Hangi taraf daha haklı peki? Dur dur ben söyleyeyim; sen hangi taraftaysan o taraf değil mi?


Kristin Neff Özşefkat kitabında, yapılan bir araştırmaya göre insanların yaklaşık %90'ının ortalamadan bir şekilde daha üstün olduklarını düşündüklerinden bahseder. Peki biz terazinin hangi tarafında kaldığımızı nasıl belirliyoruz? Peki ya bu kendimizi diğerlerinden daha iyi bulma eğilimimize rağmen, saldırganlık yaratan öz güvensizliğimizin, bırakın başkalarını hatta ondan önce kendimizi sevmek bir yana daha kendimizi bir türlü kabul dahi edemeyişimizin sebebi ne? Narsisistik eğilimler içinde bir yandan kendimizi üstün ve haklı hissederken derinlerde bir yerde hala kendimizle savaşımız, gizli korkularımız, sevgisizliğimiz neden var? Peki sözle bunları dışa vurmuyor olmamız düşüncelerimizin varlığını yadsır mı? Hepiniz hatırlarsınız, Mel Gibson aşırı alkollü olduğu bir akşam trafik polisi tarafından çevrildiğinde Yahudi karşıtı söylemde bulunmadan önce de zaten böyle düşünmüyor muydu? Ya da tüm Yahudi camiasindan alkolün arkasına sığınıp özür dilediğinde artık öyle düşünmeyi bırakmış mıydı? Peki ya en yakın dostunun Yahudi olması, tam aksini kanıtlamaz mıydı aslında? Nasıl oldu da o talihsiz sözler çıkıvermişti dudaklarının arasından. David Eagleman Incognito’da tam da bu örnekle bilinçaltımızda yatanların ne kadarından sorumlu olduğumuzu, hatta beynimizdeki nöral ağların ırkçılık ve bir çok konu üzerine etkisini sorgular. Walt Whitman’ın ifadesiyle “çokluklar vardır içimizde” ve bu çokluklar sonu gelmez bir savaş halindedir. Kendi adıma uzunca bir zamandır kimseyi sesli, sözlü, yazılı ötekileştirmemiş olsam da benim zihnimde hiç mi yok başkalarına karşı yargılar? Bir anlık bir öfkeye ya da iki kadeh alkole yenilmemiş ve bazı düşüncelerimi içimde sessiz bırakmış olmam beni bunları dillendirenlerden daha iyi yapmaya yeter mi? Belki, etrafa nefret yaymadığım için kısmen evet, peki ama ben önce kendimdeki iyi ve kötüyü ve dolayısı ile evrendeki tüm iyilik ve kötülükleri kabul edip harmanlayabildiğim daha büyük kaseye nasıl dönüştürebilirdim kendimi? Nasıl tüm dualiteler içinde barış ilan edebilirim ruhumda? Bir zamandır zihnimi, düşünce şeklimi, inançlarımı, doğrularımı ve hatta düşündüğüm her şeyin gerçekliğini sorguluyorum. Sanırım içimi kanırtan acının kutlamama izin dahi vermediği 40. yaş günümün yazında başladı bu sorgulama… Kendim sandığım her şeyi bir takım zararsız iyi hissettirici ilaçlar alıp halının altına süpürmeyi bırakıp kendime bakma cesaretini göstermeye başlayalı işte yaklaşık 2 yıl olmak üzere. Ailemin arkadaşlarımın hatta kendimin bile tanıdığını sandığı ama aslında bana her bakanın benimle olan geçmişlerinin bir tekrarını ya da kendi yansımalarını gördüğü ben gerçekte kimdim?


Psikoterapilerle başlayan bu yolculuk, zaman zaman spiritüel öğretiler ve enerji çalışmaları ile nörobilimcilerin araştırmaları arasında, zaman zaman da psikolojik/psikiyatrik kitaplarla motivasyonel kişisel gelişim kitapları arasında salınarak sürdü. Ellerini açıp dua ya da şükreden inançlı yanım, bazen her şeyin zihinsel sebebini gören analitik beynime yenik düştü, bazen de bilimsel araştırmaların da duaların ve meditasyonun gücüne dair kanıtlar sunan açıklamalarına inanıp galip geldi. Ve sonunda her kaynakta ortak tek nokta buldum; farkındalık. Şimdide, anda kalma becerisi. Öyle kendiliğinden olan basit bir şey gibi gelse de kulağa, her zaman değil. Bilinçli bir çabayla ve niyetle, düzenli ve disiplinli nefes ve meditasyon uygulamalarıyla süresini ve sıklığını arttırabildiğimiz bir beceri bu. Evet, kimimiz doğal olarak daha yatkın, kimimiz değil ama kazanabilecek bir beceri farkındalık. Psikoloğumun bana öğrettiği nefes teknikleri ve daha niceleri (tek doğru nefes tekniği olmadığını özellikle belirtmek istiyorum), okuduklarım, katıldığım farklı eğitimler sonrası gördüm ki kadim Budist öğretilerinden tutun da bilimsel araştırmalara kadar her kaynaktaydı. Hristiyan rahiplerden Sufilere kadar, nefes farkındalığı bin yıllardır her yerdeydi. Düşünmeden edemiyordum, düşünmeden(!) sadece nefes çalışmaları ve meditasyonla nasıl kendimi tanıyacaktım, nasıl olacaktı bu arzuladığım dönüşüm? Hiç düşünmeden oturduğumda sessizce, aktif frontal korteksim yerini limbik beynime, düşünen zihnim kontrolü bedenime bıraktığında ben hiçbir şey yapmadan nasıl değişecekti her şey, her şeyi kontrol etmek isteyen, akışa direnen ben tabi ki hemen ikna olamadım. Nasıl kadim bir bilgelikti ki nefesle anda kalmak, bugün yüzlerce yıl sonra bile ancak bilimsel olarak açıklanmaya çalışılıyordu. Ve hala dünyadaki  insanların çoğu anda kalmayı başaramıyor ve Eckhart Tolle’nin deyişiyle acı bedeni içinde yaşamaya devam ediyordu?  Yine bolca evde olduğum bu dönemde sıkça yaptığım gibi yeni bir kitap aldım elime dün; Pema Chödrön‘ün Sıçrayış kitabını. Ve işte o kitapta okuduğum bazı satırlar üzerine de bu yazıyı yazmaya karar verdim, aklıma takılan bir kaç ayrıntıya dair. 

Son bir kaç senedir dilimizden düşmeyen pek havalı bir kelime mindfulness ya da tam birebir örtüşmese de farkındalık nedir derseniz, işte ben kendimce tek kelime ile ‘an’da kalmaktır derim herhalde. Mindfulness deniyor ama aslında daha çok mindlessness olmalı zira işi bozan tam da bu mind kısmı ama neyse… Peki nedir bunu bu kadar zor yapan diye sorabilirsiniz haklı olarak? Zaten anda yaşadığınızı ve böylece başarılı bir farkındalık uygulayıcısı sayılabileceğinizi  düşünüyor olabilirsiniz, belki de ve umarım da öylesinizdir. Ama büyük çoğunluğumuz an’da olduğumuzu zannettiğimiz anda ne düşündüğümüze bakarsak coğunlukla fark ederiz ki düşüncelerimiz ya geçmiş ya da gelecekle ilgilidir. Bir konu üzerinde çalışıyoruz veya düşünüyoruzdur ki bu da daha çok yapma halidir, yani yapan beynimiz frontal korteksimiz devrededir. Vietnamli Zen ustası Thich Nhat’in her kitabında verdiği bir örnek var, bulaşık yıkarken sadece bulaşık yıkamaktan bahseder hep, işte bulaşıkları sadece yıkamış olmak için yıkamak çok azımızın yapabildiği bir iştir. Biz bulaşık yıkarken ya sonrasında içeceğimiz kahveyi hayal ediyoruzdur, ya yapılacak diğer işleri planlıyoruzdur ya da belki de o gün müdürümüzün bize söylediklerini kafamızda evirip çeviriyoruzdur. Ya da sabahları ofisimize yürürken, yol boyu dizilmiş ağaçları, öten kuşları veya yanımızdan yürüyüp geçen insanları fark etmek yerine, zihnimiz ofise varır varmaz yapacaklarımızla ya da evvelsi akşam eşimizle ettiğimiz kavgada onun bize söyledikleri ile dolu geçer gideriz ezberlediğimiz yollardan. Duyularımızdan çok zihnimizdir görev başındaki kısaca.. Durdurulamayan düşünme hali.. İlkokul çağındayken bir gece dayanamayıp anneme, beynimi durdurup uyuyamıyorum diye isyan etmiştim de doktor pasifflora vermişti o yaşımda bana. Keşke farkındalık ve nefes yazılabilseydi o reçetelere, önce ebeveynlere belki de. Bu kadar erken yaşlarda bizi ele geçiren, üzerinde kontrol dahi sağlayamadığımız bu sevgili düşünen beyin iş hayatımızda çok işimize yararken, duygularımız bizi ele geçirdiğinde de işe yarıyor mu diye sorabiliriz. Yani anda kalmamıza ve duygularımızı yönetmemize bir katkısı var mı sürekli düşünen kendisinin? Örneğin her yanımızı öfke kapladığında, öfkeye dönüşmek yerine, öfkenin kendisi olmadığımızı, onun sadece içimizde yükselen bir sürü geçmiş hisler karışımı olduğunu farkedip, kendisine dışarıdan bakmayı, nefesimize ve ana dönüp, otopilottan çıkıp vereceğimiz tepkiyi seçebiliyor muyuz sayesinde? Pek değil. Yapan zihin, iş iç dünyamıza ve duygularımıza geldiğinde pek beceriksiz maalesef. Ama Pema Chödrön’ün dediği gibi süreci yavaşlatabilsek, kendimize açıklık tanıyabilsek saldırganlık ve şiddet kurdu yerine, sabır ve cesaret kurdunu güçlendirebilir miyiz?

Budist öğretiler, böyle zamanlarda ve hatta rutin olarak gün boyunca belli sürelerde “ara verme”nin çok faydalı olacağını söylemiş hep. Chögyam Trunpa eskiden buna “boşluk” demiş, Zen ustası Thich Nhat ise bunu bir farkındalık öğretisi olarak sunmuş. Budist manastırlarda birisi belli aralıklarla çana vururmuş ve bu sesi duyan herkes kısa bir süreliğine  yaptığı işi bırakıp, derin ve kısa bir nefes alırmış. Bu çan sesi ile herkes ana döner, farkındalıkla devam edermiş yaptığı işe. Belki biz de evimizin çeşitli yerlerine ya da çalışma masamızın üzerine, kendi duygu ve düşüncelerimize hazırlıksız yakalanmamak içim ufak notlar asabilir ve üçer derin nefeslik boşluklar yaratabiliriz kendimize. Peki yoğun iş temposu içinde 3 nefes bile duraksayamayacağımıza dair sarsılmaz inancımızı nereye koyalım şimdi dediğinizi duyar gibiyim. Kendi çalışma hayatımın ilk 18 senesinde nefes almadan çalışmış, çoğu zaman kendimi nefesim tutulu yakalamış ve hep stres altında duygusal kararlar almış, birbirine benzer hatalar yapmıştım. Yavaşlamayı beceremeyişimizin sebebinin, çoğunlukla bizi baskı altında tutan mecburiyetlerimiz olduğuna inanmayı seçiyoruz. Ya da bazen o boşluklarda kendimizi duymaktan korkuyoruz, kendi gerçeğimizle yüzleşmekten. Oysa ‘ara verdiğimizde’ kendimize aynı zamanda doğal bir içtenlikle ‘bağ kurma’ şansı tanırız diyor Chödrön. Ve şimdi paylaşacağım bir askerin anısını anlatıyor. Sıradan bir günde, çok sevdiği silah arkadaşlarının bombayla öldürüldüğüne şahit olan asker, birliğiyle birlikte onların ölümünden sorumlu olabilecek bir adamın yerini tespit etmiş ve karanlık çöküp ışıklar sönünce onların evine gitmişler. Hem duyduğu öfke hem de boğucu ortam yüzünden, askerler adamları döverek öfkelerini yatıştırmaya çalışmışlar. Bir el fenerini, yakaladıkları bir adamın yüzüne tuttuklarında, bunlardan birinin down sendromlu küçük bir çocuk olduğunu farketmiş asker. Hikayeyi anlatan askerin kendisinin de down sendromlu bir oğlu varmış vatanında, evinde ve çocuğu gördüğünde kalbi haliyle paramparça olmuş. Çocuğun korkusunu hissetmiş, karşısındaki adamların da sadece kendisi gibi insanlar olduğunu farketmiş. İyi yürekli bir adam olduğu için onlarla boğuşmaya devam edememiş, yani doğal olarak ortaya çıkan bir şefkat anında, savaşla ve yaptığı şeylerle ilgili görüşleri değişmiş.

Bu hikayeyi okuduğumda aklıma antoloji dizisi olan Black Mirror’dan bir bölüm geldi. 3. sezonun 5. bölümü olan ‘Men Against Fire’da teknoloji kullanılarak insan psikolojisi maniple ediliyor. Bu bölümde tüm askerlere savaş sırasında takılan üstün bir teknoloji ile tasarlanmış gözlük maskeler aracığıyla askerlerin görme, duyma ve koku algıları ile oynanıyor. Ulvi duygularla motive edilen bu askerlerin esas görevi “böcek” denilen ve insan topluluğunun devamını tehdit eden deforme olmuş yaratıkları öldürmek.  Kahramanımız Stripe ise askeriyeye yeni gelmiş. Stripe’ın çıktığı ilk görevinde, biz de ilk kez böcekleri görüyoruz ancak enteresan şekilde böceklerin saldırgan olmamaları hatta saklanıp kaçmaya çalışmaları dikkat çekiyor. Stripe daha ilk baskında, görev aşkıyla içlerinden bir böceği öldürmesine rağmen bıçaklamaya devam ediyor, adeta gözü dönmüş bir halde. Ancak teknoloji bir noktada Stripe üzerinde sekteye uğruyor ve sözde daha iyi görmelerini sağlayan, algılarını güçlendirmek için gözlerine yerleştirilen askeri teknolojiye rağmen Stripe fiziksel gücünde azalma ve nişan almakta zorluklar yaşıyor ve öldürmenin stresini üzerinden atamıyor. Doktorla konuşmalardan sonuç alamayan Stripe ikinci kez çıktığı görevde baskına gittikleri böcek evinde, içeri girmeden önce çimenlerin kokusunu alıyor, kuşların sesini duyuyor ve ilk seferinde böcek olarak gördüğü yaratıkları bu kez insan olarak görüyor. Bu görev sırasında yaralanan Stripe’a böcek dedikleri insanlar yardım ediyor ve ona tüm gerçeği anlatıyorlar ve izlerken seyirci olarak biz de utanıyoruz Stripe kadar. O an mükemmelleştirilmiş teknolojinin askerlerin düşmanlarını daha rahat öldürmeleri için yaratılmış olduğunu anlıyoruz. Yani diğer insanları ötekileştirmek için… İster devlet politikalarını, ister tarihin Nazi acısını, ister Hutularla Tutsileri anımsayın, ister en basitinden böl/parçala/yönet siyasi tutumunu, her türden kutuplaştırmanın ve ötekileştirmenin gerçekliğini en distopik haliyle yüzümüze çarpıyor bu bölüm. Tıpkı Pema Chödrön’ün anlattığı askerin down sendromlu çocukla karşılaşıp, her şeyi baştan sorgulaması gibi…


“Dünyadaki çoğu insan şu an öfkeden patlamak üzere ve süreci yavaşlatmanın önemini anlamaktan çok uzak” diyor Chödrön. Görünen o ki farkındalık, nefes ve meditasyon bizi bilincimize döndürebilecek ulaşılması en kolay ve en temel kaynaklar. Belki bir gün biz de zihinlerimize arkadaşça, şefkatle ve yargısızca baktığımızda o nefret dolu, kutuplaştıran ve ötekileştiren zihni fark edip, öfkeli, acımasız ve düşmancıl kurdu tanıyarak onu beslememeyi öğrenebiliriz. Kendi içimizdeki dualiteyle, ikilikle barışıp, hangi tarafı besleyeceğimize kendimiz karar verebiliriz..

O zaman belki de şimdi ilk kez bir dur ve üç derin nefes al. Bedenine dön. Düşüncelerinden ibaret olmadığını gör… Ve hangi kurdu besleyeceğine sen karar ver.


Sevgiyle.

Kübra




1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi