MASTERKEY

Masterkey,

Gençlik yıllarımı 80 ‘li yıllarda yaşamış olmak her daim bir ayrıcalık gibi gelmiştir bana. O yıllarda büyümüş olmak akıl almaz bir güzellikte olduğunu anımsıyorum ve anlatıyorum hala. Her çocuğun doğduğu ve gençliğini kapsayan yılların büyüsü kendine has bir eşsizlikte olduğunu kabul etsemde, 80’ liler de insan tarihini ve gelişimini sağlayan farklı bir dokunuş olmuştur.


Aslında içine doğduğumuz ortamda her şeyi olduğu gibi kanıksadığımızdan yaş aldıkça, tabloya uzaktan ve geriye dönük baktığımızda, bir takım ayrıntıları fark ediyor insan.


Büyüklerimizin çoğunlukla biz gençlere değindikleri ve yaşamlarını sürdürmeye çalıştıkları geleneksel kabul edilmiş kalıplar çerçevesine bizleri de dahil ederken, tarafımızdan biraz geride kalmış , hatta neden yapıldığı, neden öyle davranıldığı ve neden öyle düşünüldüğü ve en can alıcı nokta neden o şekilde doğru olduğu , kısaca “neden” ile başlayan sorular hakimdi. Büyüklerimiz o yıllarda çok fazla psikolojik ayrıntı düşünmez, "böyle gelmiş böyle gider" şeklinde yaklaşım göstermekteydiler. Büyükler tarafından kurulan cümlelerin, “bizim zamanımızda” ve “eskiden “ diye başlayan süreçti 80’liler. 80 ‘lileri de doğal olarak , bulunduğumuz ülke, şehir , yöre ve hatta köye kadar da kendi içinde bir dinamizm ile yaşanmış olması da ayrıca göz ardı edilemez. Bir yandan Türk sineması , diğer yandan Alaturka müzikler ve bir yandan yabancı esintiler…

80’lilerin başında deniz aşırı gelen yeni bir müzik anlayışı ve çoğunlukla “ kapa şunu… Kıs bunun sesini… Bu da müzik mi ?" diye anımsadığım söylemler var. Ayrıca artık özgürlük 70’lilerden gelen plaklar kadar büyük değil, kasetlere sığmış , ceplerde bile taşınabilinmekteydi. TV’ ler siyahtan renkliye geçiş yaparak , monotonlaşmış bir yaşamı renkli gösteriyordu. Lüks olarak algılanan TV’ler evlerde temel ihtiyaç halini almıştı. Bu temel ihtiyaca gözümüz gibi bakar, ancak öyle rastgele de dokunulmazdı. Bin bir incelikte örülmüş geleneksel danteller “dükkan“ kapalı olduğunda kepenk gibi aşağı sallanırdı.


Radyolar, artık bir önceki neslin hatıraları gibi, bulunduğu yerden öyle “unutuldum” der gibi bakardı. Giysilerimiz çok değişmişti, uyumsuz gibi algılanabilecek her şey uyumlu ve en önemlisi moda olmuştu. Artık bazı zamanlar bazı renkler hakimken, bir sonraki yıl, bir önceki yıl hakim olmayan renkler hakim oluverirdi. Etekler bir kısalıp, bir uzuyordu. Paçalar bir genişleyip , sonra daralıyor, pantolon belleri bir tulum gibi kemerlerle büzüşüyordu… Tv kanalları çoğalırken, her birimiz bir anda uzaklara uzanıverdik. Dokunabilecek kadar yakındı uzak okyanuslar ve bilmediğimiz daha önce görmediğimiz ülkeler, insanlar ve farklı adetler. Bizler aynı süreçte henüz hala sokaklarda da oynayabilirken, komşunun erik ağacına göz dikerken, bir yandan da evlerde telefonlarımız olmaya başlamıştı ve ancak, aylara varan uzun bekleme süreleri sonrası telefon hattımız da olurdu. Daha sonraki yıllarda ”Merdanelilerin” tüketim tarihi sonu geldi ve mutfağımızda artık küçük “robotlar“ vardı. Ev hanımı olmak da artık kolay diyordu “büyükler“. Sonraki yıllar, kulaklığı kafaya takınca sanki daha havalı bir hayatın parçası oluveriyormuş gibi Walkmen‘ler, hatta video denilen ve video kasetini takınca TV de olmayan filmleri defalarca izleyebilme imkanı buluyorduk. Birkaç yıl süren bu fırtına sonunda artık ömrünü tüketmiş, araç- gereç, cihazlar, makineler tarihe karışıvermişti. Sonraki yıllarda çıkan ilk CD ‘yi gördüğümde nasıl çalıştığını çok merak etmiştim. Kaset takılır, bandı sarılır, dolaşırdı , parmak veya kalem ile bant tekrar sarılırdı. CD , rengarenk parlayan ve ışığı yansıtan uzay modeli gibi bir şeydi. Üstelik sarılma, kırılma tehlikesi de yoktu. Bilgisayar diye anılan bir kutu, ses getirirken, anımsarım ki; uzun zaman bir çok kişi bunun ne işe yaradığını bilemedi. Bizi aşan bir konuydu. Ev işleri değil ama zihin işlerini kolaylaştırdığını çok geç öğrenmiş olduk. Alma gücü olan kişi o yıllarda bilgisayarı “bilgi saymaktan çok” şu an için “çok basit “ diye değerlendirebileceğimiz oyun için kullanılırdı. Sonrasında bir devrim daha geldi elimize, teker takozu büyüklüğünde iletişim araçları “lüks” ve “ne gerek var” iken, önce küçülüp , sonra yine büyüyüp , incelip artık olmazsa olmazımız oldu. Artık, birbirimizi görmeden haberleşip iletişimi sağlıyorduk. Mesaj ile mail sistemlerine hakim oldukça hayatımızda özene bezene, öpe koklaya, hangi kağıda yazayım düşüncesi ve pazar günü el yazımızla yazdığımız mektuplarda anlamını yitirip, bayram kartları ile birlikte altın çağını tamamlıyordu. Yerimizden kalkıp postaneye yürümek, pul alıp yapıştırmak, beklemek, özlemek, merak etmek ve özellikle sabır etmek bizlere ve duygularımıza değer ve kıymet katarken, pahalı iletişim cihazları ile, her şey sıradan ve kolayca ulaşılır oldu. Seçenekler çoğaldı ve uymayan her şey için bir alternatifi hep bulundu.

Dünya’da tunç devrinden sonra insanlık nice devrimler var etmiş oldu ve en son plastik devri hayatımıza oturdu, diğer yandan Teknolojik Çağ’a giriş yapmış olduk. İnsan hayatı hiç olmadığı kadar hızlandı, renklendi ve kalıp değiştirdi. Daha çok hedef, istek ve olmazsa olmaz olanlar hayal edildi. Ve “ama onlarda da var” düşüncesi hayat kamçımız oldu. Arzu ve istekler hayatımızı şekillendirdi. Daha çok para gereksinimi vardı, zira en basit örneği ile musluktan içilen sular artık parayla alınır oldu. Arz talep ile birlikte adım adım tüketici çağına uzandık. Artık iki eli olan herkes iş arıyordu ve çocuklarımız kreşlerde veya büyükanne ve büyükbabalar ile, deyim yerinde ise hani, iki arada bir yerde büyüyordu. Değer yargılarımızın, duygularımızın dönüştüğü, belki de artık tahrip olmaya başladığı dönemler yaşanıyordu. Kullandığımız bir çok araç, gereç, makine dijitale geçti ve en son dokunmatik oldu. Makineler bizlere benzetilirken ve bizim zeka ve becerimiz ile yarışırken, insanlık gittikçe sanki düşünmeyi bıraktı ve birer mekanik teknoloji tarafından yönetilen robot oldu.


Böylece 80’li gençler bir taraftan aile büyüklerinin “geleneksel tarzı ve değer yargıları” ile büyürken, diğer taraftan “teknolojik ve modern çağa” geçişin en canlı şahitleri oldu. Bir terazi gibi her iki tarafı taşıyıp harmanlayıp bir hayat anlayışı oluşturdu. 80 ‘liler değişen bir dünyaya açılan kapı oldu. Gözümüz açıp kapanana kadar 90’lar, 2000 hatta 2020 yılı oldu. Artık gelişmeler ışık hızında, teknoloji bir kolaylık iken, geleceğe dair derin bir endişe vermekte. İnsanoğlu maratonda…


Soluğu, tekrar günümüze alarak düşününce , hayatın kaçınılmaz bir hareket ve gelişim içerisinde olduğunu ve aksi hali olamayacağını bilmekteyiz. Ancak, hayatın sürprizi ve dersleri bitmemiş olduğunu gördük ve hiç beklenmeyen ve bir anda kendisi mikro küçüklükte ama etkisi dünya’nın seyrini ve talihimizi bir çırpıda etkileme gücüne sahip bir virüs görünmez bir duvar oluşturdu.


Bir kapı düşünün, bir kilit, bir de anahtar. Adını “Masterkey“ diye adlandırdığımız zira bu anahtar herkesin konusuna ve kapısına uyuyordu ve nerede, nasıl, hangi koşulda, hangi alışkanlıkta, hangi enerji ve niyette bulunuyor ise kapıyı açarak tersini gösteriyordu…. Sanki her şeyin yavaşlaması, duraksaması hatta tamamen durması, “emin misin ?” sorusunu yöneltiyordu manyetik alanımıza.


İşte bu süreçte durduk, zihnimiz ve eylemlerimiz yavaşladı. Olmaz dediğimiz oldu, olur dediğimiz havada kaldı. Onsuz yapamam dediğimiz uzakta, göremeden duramadığımıza yollar kapalı kaldı. Sağlık, huzur, mutluluk, dingin hayat amaçlarımız rutinimizde kaybolurken tekrar hatırlayıp, yitirmekten korktuk. Hayatımıza hakim olan rutin kavramı, rutini bozmuş durumda hatta durağanda. Hangi konuda şikayet ettiysek bir özlem... Ne kadar çok karışmış ve zorlaşmış hayatlarımız. Yün yığınları gibi iç içe sarmalanmış ve bizler onun ucunu bulmak için çabalarken en çok da kendimizi ihmal etmiş, beden ve ruhumuzu dinlemeyi ve dinlendirmeyi unutmuşuz.


Eskilerin ve büyüklerimizin hayatları farklı değer temellerinde olması ve her ne kadar kendi içinde ve o döneme has mutlaka sıkıntılı yaşanmış olsa da, yalın ve sindirilen, sanki daha yavaş bir zaman diliminde akarak sürdürülmüş olmaları özenilecek nitelikte. En büyük hayat amaçları belki de geçimlerini sağlamak ve çocuklarının iyi bir yuvaya kavuşması ön planda olmuş.


Bizler ise, edindiğimiz tecrübeler ve bize miras bırakılan bu değerler ile, hayatın hızı ve hırsına rağmen bunları biliyor, anlatabiliyor ve bir parça geleneksel ve modern bir çağın harmanlamasını yaşatabildiğimizi umuyorum. Bundan sonraki nesillerin içine doğdukları yılları ve dünyanın o anki hallerini düşünüyorum. Teknoloji daha uçlara ulaştığında neler olabilme ihtimali olur ? Masal gibi kalmış olur geçmiş hayat derler. Dilerim iyi masalların hiç son bulmaması…

1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi