İlâhi aşk...


Doğumla birlikte; kız çocuklarının ilk aşkı babaları, erkek çocuklarının ilk aşkı anneleridir. Yaşama ve öz sevgiye "merhaba" deriz. Sevgi ebeveynlerle başlar. Fakat bu sevginin gerçek aşk adımları olduğunu idrak edemeyiz. Aslında aşk dediğimiz kavram koşulsuz sevginin gerçek adıdır.


Zamanla çevremizde hayvanları, bitkileri severiz, ailemizi insanları severiz, karşı cinse âşık oluruz, doğa tutkunu olup dağlara çıkarız, denizlere açılıp yosun kokusunu içimize çekeriz. İşimizi severiz sonra eşyalarımızı, evimizi severiz bırakamayız onları. Kendimizi severiz, aynalara yansıyan içimizdeki “BEN”in suretini görürüz. İşte aşk önce kendine âşık olma sanatı olsa da bir türlü algılayamayız.

Aşk, doğum ile ölüm arasındaki süreçte; cesaret/korku, sevgi/nefret, suçluluk/masumiyet, yargı/kabul vb. zıtlıklarla iç içe olan elle tutup dokunamadığımız, bu dünyadaki gözlerimizle göremediğimiz, hiçbir şarta bağlanamayan, duygusal soyut kavramlar olmakla birlikte aynı kaynaktan gelir.

Bu dünyaya geliş nedenimiz, insanî olan tüm duyguları deneyimleyerek aşk ile öze ulaşabilmek. Olumsuz duyguların geneline baktığımızda hep bir şikayet durumu var. Fakat âşık olandan, hiçbir zaman şikayet duymayız. Çünkü aşk özümüze giden yolda bizlere rehberlik ederken ruh da tamamlanmaya meyleder.

Gerçek aşk her an gelebilir. Burada âşık olacağımız bireyler, ihtiyaçlarımız doğrultusunda varoluş tarafından bizlere sunulur ve seçime dönüşür. Seçimi, aşk yapar;


"Hangi iki yüreği tutuştursam da her "an” beni ansa" diye.


"O" duygu artık aşka dönüşür; cinsiyet, kimlik, yaş tanımı bilmez, hiçbir tanıma uymaz. Bireyler değişse de, ilâhi aşkın dokunuşu kalıcı olur. Her anımızda, her yerde, eylemlerimizde, ruhumuzda zihnimizde bizi sarıp sarmalar. Böylece ilâhi sevgiyle tanışmış oluruz. Değişim içten hissedilir. Şems-i Tebrizi'nin dediği gibi "Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur"

Bu yola seçilen bireyler, kabuk değiştirdikleri için yalnız değillerdir. Çaresine de bakılır elbet...

Peki, ilâhi aşk yaşandığında neler oluyor? Kalp atışları hızlanır.

Kaslarda güç kaybı hissedilir.

Mide bulantısı/kusma başlar.

Birey bedenini dışarı fırlatılmış gibi hisseder. Yemek yeme alışkanlığı değişir. Ağlamaklı davranışlar artar. Beden, gençlik iksiri olan ilâhi aşk duygusunda kaybolur.

Hormonlar yenilenir. Bütün beden adeta elektrik santraline dönüşür. Aşk; bedeni kimyasal değişime de uğrattığı için hücreler yenilenir. Her iki ruhta da çekim gücü o kadar fazladır ki, bildiğimiz anlamdaki aşkın çekim gücünü kat kat aşar. Son derece yüksek titreşimler sayesinde, farkındalık dediğimiz kendini bilme/tanımada tekamül hızlanır. Canlı cansız tüm varlıklara merhamet, şefkat, hoşgörü sınırları genişler. Zihin güç kaybederken kalp kontrolü ele alır. Mantıklı düşünme yeteneği kaybolur. Ahlakî kurallar ve sosyal kurallar yıkıma uğrar. Beden, zihin, ruh; aşk ve acıyı iç içe deneyimler. Vesveseler yerini, "ben kimim? ne oluyor bana?" sorularına bırakır.


Bu değişimler her bireyde farklılık gösterebilir.

İlâhi aşk; seçilen bireyler arasında gerçekleşen ruh bütünlüğüdür. Doğarken ruhumuza giydirilen kadın/erkek formları, ikiye bölünmüş elma misali yaşam boyunca diğer yarımızı aramaya programlar.

İlâhi aşkın nefsanî dürtüleri olmaz, ruhsal doyum ister. İki ruh birbirine sarıldığında “O” an sadece huzur ve güven vardır. İki tarafta ruhun tamamlandığını bilir. Uzakta olsalar bile aynı anda birbirlerine özlem duyarlar, birbirlerinin ne yaşadıklarını hissederler ve engel tanımazlar. Kavuştuklarında âşık mâşuk diye bir şey kalmaz. Sadece aşk kalır. Bu bir "HÂL" durumudur. Bütünleşerek elmayı tamamlarlar.

Her aşk ilâhi aşk değildir. Sadece ilâhi aşka ulaşmanın basamaklarıdır. İlâhi aşk özgürdür, naiftir, beklenti bilmez, çıkar gözetmez, hiçbir koşulu olmaz. Her âşık olduğumuzda sil baştan diyerek yeniden âşık olmaya başlarız. Özümüze bir adım daha yaklaşırız. Ruhun özündeki ilâhi aşk ortaya çıkar.

Adına ilâhi aşk dediğimiz duyguda her zaman kalabilir miyiz? "Hayır" kalamayız. Çünkü bizlere sunulmuş nefsanî ödüller var. Ruhsal düzlemde ilâhi aşka giden yolu deneyimleyerek öze ulaşmayı, maddesel düzlemde de fiziksel yaşamı deneyimleriz. Kimyasal değişimler uzun süreli olduğunda, biyolojik beden günlük hayatta işlevini yerine getiremez. İlâhi aşkın ruh bilgisine ait olduğunu bilirsek, canlı varlık olarak koşulsuz sevgiyle yaşam yolunda devam etmemiz mümkün. Bizlere sunulan aşkı dışarı aktarabilsek "BEN" den "BİZ"e dönüştürebiliriz.

....eğer "HER CANLI BİR GÜN ÖLÜMÜ TADACAK" sa; her canlı da bir gün gerçek aşkı yaşayacaktır. Evrensel yasalar böyle...


Mercan Dede, Ceza ve Yıldız Tilbe düetinde, “TUTSAK” isimli bestede şöyle der:


"Başka seveceksin başka türlü başka şekilde... başka biçimde... Güneşten sıcak, sudan çıplak... Martıların kanadı gibi...TUTSAK..! Hiç kimsenin şansı yok Bu benim kendi alın yazım, seveceğim başka yolu yok. Seveceksin başka yolu yok"

Dileğim odur ki; bir gün gerçek aşk bizlere de dokunsun... Sevgiler:))


Berrin KARAKAŞ

Reiki Öğretmeni

(Usui Reiki Master Teacher)



1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi