DENGE


Güneş batmak üzereydi. Gökyüzünü saran turuncunun her tonu giderek koyulaşıyor ve yer yer kırmızılar görünmeye başlıyordu. Griden siyaha dönüşen renkleriyle bulutlar da yerlerini alıyorlardı gökyüzünde... Batarken tüm ihtişamını, renklerin cümbüşüyle sergileyen güneş giderken son güzelliğini de yapıp dans eden dalgaların üzerine bırakıyordu renklerinin bir kısmını.


Saatlerdir görmek için beklediğim renklerin dansı çok hızlı bitmişti bana göre... Biraz daha uzun sürseydi ne de güzel olurdu...

Her şey olması gereken şekilde oluyordu aslında; ne hızlı, ne de yavaş...Ne az, ne de çok... Tam olması gereken şekilde ve olması gereken kadar...


Denizin kokusunu dolduruyorum içime derin bir nefes alarak. Huzur duygusuyla birlikte. Fakat onu da tutamıyorum içim de kalsa biraz daha içim de... Hatta, hatta belki benimle gelse diyorum eve dönerken, hep o hissettirdiği huzur duygusunda kalsam... Olmuyor... Aldığım nefesi de bırakmalıyım, tutamam ki onu içimde. Olması gereken gibi, olması gereken kadar kalıyor o da benim içim de ve o da gidiyor.


Gözlerimi kapatıyorum o muhteşem görseli işliyorum ruhumun en güzel yerine. Kulağımda dalgaların sesi, saçlarımın arasında rüzgarın elleri, o saçlarımı okşarken martıların sesinin eşlik etmediğini fark ediyorum. Ne oldu, onlar da mı güneşin gitmesine gönül koymuşlardı ne? Dalgalar da sakinleşiyordu sanki, oysa az önce kıyıya coşkuyla çarparken nasıl da ıslatıyorlardı beni...


Biraz önce ki kendi duygularımı unutup "ne oluyor size, ne bu hüzün, gittiyse gitti. Sabah çok daha güzel olarak doğacak" diyesim geldi birden...


Güneş doğar, kalması gereken kadar kalır, yapması gerekeni yapar ve batma zamanı gelince de sessizce gider. Yerine bıraktığı ay devralır görevi eteğindeki yıldızların pırıltısıyla...

Ertesi sabaha dinlenerek tekrar daha da güçlü olarak alır yerini...


Nasıl da muhteşem bir sistem değil mi?

Nasıl da muhteşem bir denge ile ilerliyor her şey...

Her şey olması gereken şekliyle olurken siz sadece durup izlediğinizde, sanki var olan her şey birbiri içinde, birbiri ile birlikte işleyen uyumun ahengine hayran olmakla kalıyorsunuz.

Muhteşem bir denge üzerine kurulmuş tüm sistem ve bu sistemin içerisinde ki her şey de bu denge üzerinde ilerliyor.

Sistemin içerisinde var olan her şey aynı zaman da o sistemin bir parçası.

O muhteşem sistem, dengeyi bozacak olan kendi parçası bile olsa affetmiyor. Önce minik minik uyarılar gönderiyor "yapma kötü olacak" diye. Uyarıları anlamazsan giderek uyarıların şiddeti ve sıklığı da artıyor. Anlamamaya yada anlamamazlıktan gelmeye devam ettikçe sisteminde tokatı giderek sertleşiyor.

Neydi bu şimdi, nereden geldi derken anladın, anladın yoksa giriyorsun bir kısır döngüye... Yaşadığın durumlar hep aynı kişiler değişse bile yaşadığın durumlar değişmiyor. Değişen tek şey yeni gelen durumun bir öncekinden daha sert etki bırakması.

Sistemin kimseye bir garezi yoktur aslında tüm olanlar seni uyarmak içindir. Dengeden çıktın yada dengeyi bozuyorsun yapma, dengeye gel demek içindir.

Nedir bu denge, nasıl gelinir bu dengeye?

Hayattaki her şey, her şey bir denge üzerine kurulmuş ve o denge üzerine ilerliyor.

Doğanın bir dengesi var mesela...

Yaşadığımız dünya içinde ağaçlar sistemin akciğerleri görevini taşıyorlar hepimizin bildiği gibi. Bu yıla girmeden önce uzun süren Avusturalya yangınlarını hepimiz hatırlarız. Dünyanın akciğerleri zarar gördü ve bu zarar insanlardan geldi. Çok uzun sürmeden insanlarda da akciğer hastalıkları başladı ve giderek inanılmaz boyutlara ulaştı. İnsanın verdiği zarar sadece o değildi doğaya ve bunu en güzel uzun süreli olarak evlerimize kapandığımızda dışarıda kendini yenileyen doğada gördük hepimiz. Yunuslar körfezde dans ediyor, kaldırım taşlarının arasından çiçekler çıkıyor, insanların yok olduğu sokaklarda geyikler, ayılar özgürce geziyor....

Sistem insanı geriye çektiğinde doğa kendini yenileme fırsatını buldu.

Bundan önce de çok şey yaşanmıştı hatırlarsınız. Kuş gribi denilip, kuşların kitleler halinde öldürülmesinden sonra bir daha ki yıl ortaya çıkan kene artışıyla yaşanan sorun gibi...


Sistemin içine var olan her şeyin, sistemin işleyişinde bir görevi var ve onu azaltacak veya yok edecek bir eylem yaptığınızda denge bozuluyor ve sistemin ilerleyişinde sorunlar oluyor.

Evet insan içinde bulunduğu sistemin dengesini çok bozuyor.

Nasıl bozmasın ki?

İnsan kendi iç dünyasında dengeyi bulamıyor ki, dışarıya nasıl dengeli davranışlar sergilesin.

Bu sistem bir bütünse, biz de bu bütünün bir parçasıysak önce kendi içimizdeki dengeyi sağlayacağız ki birbirine zincirleme olarak diğerleri de öyle ilerlesin.

Sistemin beni kendime getirmek için attığı tokatlardan sonra kendimi astrolojinin içinde buldum. Oraya gelene kadar yaşadıklarım ve öğrendiklerimi koydum cebime durmak yok, yol yeni başlıyor daha dedim. Evet daha yolun çok başındayım ve yol çok uzun...

Doğada bulunan dört elementin bizde de bulunduğunu gördüm. O dört elementten hangisi eksikse tamamlamamız gerektiğini gördüm. Eksik olan tamamlanınca akışın çok daha kolaylaştığını ve bunun yöntemlerden sadece biri olduğunu fakat ne kadar da etkili olduğunu gördüm.

Bir gökyüzünün aynı anda hepimizi ayırım yapmaksızın nasıl etkiliyor olduğunu gördüm. Evet her şey bir bütündü ve her şey birbirini etkiliyordu. Gökyüzünde olan her şeyle, yeryüzünde olan her şeyle nasıl bir bütün olarak ilerliyorsa, kendimizden başlamalıydık değişime.


Hayatımızdaki her ok bizi gösteriyor. Hayatımızdaki her şey bize bizi anlatıyor, anlatılmak istenen kendini tanı, kendini öğren, sen kendini tanırsan, kendini dengeye getirirsen hayatındaki her şeyle keyifle yol alırsın diyordu.


Hayatımızda yaşadığımız hiç bir şeyin tesadüf olmadığını hepimiz biliyoruz zaten değil mi? Tıpkı güneşin doğuşu ve batışının bir sebebi olması gibi. Bizim de yaşadığımız her şeyin bir sebebi var. Bize bir şey anlatıyor yaşadıklarımız. Bizimle bir dilden konuşuyor, o dili bir çözmeye başlarsak her şeyi çok daha net anlamaya başlayacağız.


Gelin önce kendimizden başlayalım.

Biz ne yaparız olumsuz durumlar yaşarız, üzücü ve hatta bazen çokta can yakıcı durumlar... Peki bunu kimlerden yaşarız genelde en yakınlarımızdan.E n yakınlarımızdan olması da tesadüf değil tabii. En yakınımızdan olacak ki hayatımızdan kolayca çıkaramadığımız ve çıkaramadığımız için de yaşadığımız durumdan kolayca kaçamayalım diye. Kaçamayalım ki yapmamız gerekeni yapalım veya olmamız gereken kişi olabilmek için çabalayalım diye. Yani kendi dengemizi bulalım diye.


Peki biz bu durumu yaşayınca ne yaparız?

Genelde onlar için çok şey yaptığımız insanlardan bunu yaşıyor olduğumuz için ilk verdiğimiz tepki "ben onun için bu kadar fedakârlık yaptım, o bana bunu yapıyor" oluyor değil mi? Hele bir de yapmasaydın karşılığını aldıysak çok daha fazla canımız yanmıştır.


Biz burada nereden başlamalıyız bizimle konuşma dilini anlamaya ?

İlk önce fedakârlık kısmından başlayalım dilerseniz. Kelime anlamından feda-kâr; kendimizden bir şeyleri feda ettiğimizi düşünürken kâr bekliyoruz aslında yoksa bu kadar incinmez, üzülmezdik değil mi? Elimiz boş kaldı istediğimiz sonuca ulaşmadı durum, bakın üzülen biz olduk. Peki biz karşılıksız bir vericilik yapmadık ki neden üzülüyoruz? Beklediğimiz kârı elde edemedik sadece... Biz saf sevgide kalıp karşılıksız veriyor olsaydık bu şekilde gelişmemiş olurdu belki de bu durum; oklar kimi gösteriyor, kendimizi...

Bir örnek vereyim bir anne bile evladına yaptığı fedakârlıkların karşısında "ben senin için şunları yaptım, şunlara katlandım sen ise bana bunlara yapıyorsun" dediği anda o feda kısmının kâr beklentisinde, umduğunu bulamamış oluyor. Bir şeyi feda ediyorsanız ve kâr beklemiyorsanız şikayette etmezsiniz. Ediyor ve yaptıklarınızı döküyorsanız ortaya siz bir ticaret yaptınız ve kâr etmediniz demektir. Bir kâr beklentisi ile yaptığınız yatırımdı aslında feda ettiğinizi düşündüğünüz şeyler.


Başka bir örnekle devam edelim şimdi de; konumuz ikili ilişkiler olsun.

Güzel bir birliktelik yaşamak için çıkılan yolculukta iki kişi var ve varılmak istenen nokta çok güzel birliktelik. Eğer yolculuk sırasında egolarımız giriyorsa devreye yoldan sapmalar başlıyor. Hele bir de taktik uygulamalar başladıysa iş başka boyuta geçiyor ve amacından sapıyor aslında. Güzel bir ilişki kurulsun diye beklenirken, taraflar kendini taktik geliştirerek, strateji ile ilerlenen bir savaşın içinde buluyorlar kendilerini.

Ortaya konulacak bir sevgi varken, taktik ve stratejilerle alınan yolun devamında sen daha az verdin, ben daha çok verdim; konuşmalarıyla tartışmaya dönüşüyor ve asıl görmemiz gereken nokta da bu bence.


Burada da denge diyeceğim size, temelde yatan sebep denge yine. Alma verme dengesi... Burada çok alan veya veren olmak önemli değildir aslında iki kişilik bir yolculuktu bu başlarken ve savaşa dönüştü; ve savaşın kazananı ve kaybedeni olmaz biliyorsunuz ki...Her iki tarafta yeterince kayıp vermiştir.

Çok alan veya çok veren ... İkisi de... İkisi de dengeyi bozuyor...

Bir ilişkide çok verirsem kazanırım, elde ederim istediğimi diye düşünürseniz yine fedakârlık konusunda olduğu gibi bir sonuç elde bilirsiniz. Bir de çok verenseniz, fazla veren taraf olduğunuz için alıcı olan tarafın, bilinçsizce de olsa öfkesine sebep olursunuz. Evet alan taraf, sürekli aldığı ve belki de daha az veren olduğu için kasıtlı olmasa bile alma verme dengesini sağlayamadığından, bu onda öfkeye sebep olur. Daha fazla verici olan tarafa karşı manipülasyonlar ve saldırılar başlar; çünkü alıyor ve veremiyor olmak onun kendisini değersiz hissetmesine sebep olmuştur. Veren tarafa bunun için, içten içe istemsizce öfke besliyor olabilir mi? Denge bozulmuş ve bunda "ben bu kadar vericilik yapıyorum neden hala daha olmuyor" deme durumumuz var mı? Fazla vererek o dengeyi bozan taraf biziz.Veya hep ben alayım derken, almanın önceleri hoşumuza giden tarafı bir süre sonra; hep alıyor fakat yeterince veremiyor oluşumuz bize, iç dünyamızda kendimizi değersiz hissettirip, mutsuzluğa sürüklemiş ve bunu da Karşı tarafa saldırışımıza dönüştürmüş olabilir mi? Yine kendimize dönmeliyiz değil mi oklar yine bizi gösteriyor.

O oklar hep bizi gösterecek, bizi gösterecek ki biz kendimizi olması gereken kişi yapalım. Denge de kalmayı öğrenelim.


İpin üzerinde elinde bir çubukla denge içinde ilerlemeye çalışan bir ip cambazı gibi emin adımlarla ilerlemeliyiz o hayat ipinin üzerinde o kadar ince hesaplamalıyız ki her şeyi dengenin bozulmasına izin vermemeliyiz. Aldığımız kadar vermeyi bileceğiz ve verdiğimiz kadar da almayı. Sistemin tokadını yediğimiz anda nerede dengeyi bozuyorum deyip kendimize dönüp bakacağız.

Kendi dengemizi bulduğumuzda emin olun hayatımızın akışında ki çok şey de denge ve ahenk içinde ilerliyor olacaktır.

Sabahın soğuğu iyice içimi ürpertti. Gece bitiyorum diyor artık.

Ay görev teslimini güneşe devretmeden önce, eteklerindeki yıldızları topladı ilk olarak. Gecenin sessizliğinde azalarak uzaklaşan balıkçı takalarının motor sesleri artarak duyulmaya başladı. Batan güneşe hüzünlenmiştik akşam şimdi ilk ışıklarıyla yüzümü okşamaya başladı bile, içimin ürpertisini alan sıcaklığı ile sarıyor beni. "Ben geldim, biraz dinlendim ve yeniden çok daha güçlü olarak geldim" diyor sanki.

Batan her güneş doğacak olan yeni günün habercisi olsun. Güneşin her doğuşu hayatımıza gelen güzel mucizelerin yolu olsun, sıcaklığı bedenimizi sararken, ışığı ruhumuzu aydınlatsın.



Sevginin sıcaklığı ile kalın.......



150 görüntüleme
1/11

Copyright © 2020 Işıkla Yolculuk Dergisi